15 Ekim 2026 Perşembe

Av. Begüm Osma Yılmaz Yazdı: Kanunun Sustuğu Yerde: "Müstehcenlik" Kimi Susturuyor?

 Kanunun Sustuğu Yerde: "Müstehcenlik" Kimi Susturuyor?

Türk Ceza Kanunu m. 226'nın kanun tekniği bakımından değerlendirilmesi

Begüm Osma Yılmaz

Avukat, İstanbul Barosu

30 Eylül 2026

Son bir yılda kamuoyunun gündemine giren birkaç ayrı dosyaya bakıldığında dikkat çekici bir örüntü görülüyor: bir sanatçı beraat kararının hemen ardından yeni bir soruşturmayla karşı karşıya kalıyor, bir sosyal medya kullanıcısı yıllar süren bir yargılama sürecinin ardından beraat ediyor, bir asır önce yazılmış bir edebiyat eseri hâlâ toplatma taleplerine konu olabiliyor, bir menajerlik şirketi yöneticisi hakkındaki iddianamede sosyal medya paylaşımları gerekçe gösteriliyor. Bu dosyaların hukuki dayanağı aynı: Türk Ceza Kanunu’nun 226. maddesinde düzenlenen müstehcenlik suçu. Bu yazı, söz konusu maddenin kanun tekniği bakımından taşıdığı sorunları ve bunların uygulamaya nasıl yansıdığını ele alıyor.

Türk Ceza Kanunu’nun 226. maddesi, yürürlüğe girdiği 2004’ten bu yana "müstehcenlik"i hiç tanımlamadı. Ne madde metninde ne gerekçesinde bir tanım var; Yargıtay’ın kendi ifadesiyle içeriğin belirlenmesi "öğreti ve içtihada" bırakılmış durumda. Korunduğu iddia edilen değer ise "toplumun ar ve haya duyguları," yani "genel ahlak" — Anayasa Mahkemesi’nin bizzat kabul ettiği gibi, "soyut ve değişken," topluma ve döneme göre değişen bir kavram.

Bu yalnızca teorik bir eksiklik değil. Madde, kanun tekniği açısından da baştan sona sorunlu kurulmuş; bu sorunlar sahada kimin hedef alınacağını doğrudan belirliyor. Aşağıda bu eksiklikleri tek tek, gerekçeleriyle sıralıyorum.

I. Bir Suç Tipi Olarak, TCK 226’nın Düzenlenme Şekli Yapısal Olarak Kusurlu

1) Tanımsız, "normatif" bir unsur üzerine kurulu. Ceza hukukunda bir fiilin suç sayılabilmesi için unsurlarının önceden, açık ve öngörülebilir şekilde belirlenmiş olması gerekir (Anayasa m. 38 — kanunilik ve belirlilik ilkesi). Madde 226’da ise "müstehcen" ne demektir, hiçbir yerde yazmaz. Yargıtay bunu "normatif (değerlendirilebilir) bir unsur" olarak nitelendirip içeriğin doldurulmasını doğrudan "öğreti ve içtihada" havale eder. Yani bir davranışın suç olup olmadığına, yasama organı değil — dava, mahkeme — yargı karar verir. Bu, suçun kanunla değil fiilen içtihatla ihdas edilmesi anlamına gelir ve kanunilik ilkesiyle gerilim içindedir.

2) Seçimlik hareketler arasında ölçüsüz eşitleme. Madde 226/4’ün metni şöyledir:

"Şiddet kullanılarak, hayvanlarla, ölmüş insan bedeni üzerinde veya doğal olmayan yoldan yapılan cinsel davranışlara ilişkin yazı, ses veya görüntüleri içeren ürünleri üreten, ülkeye sokan, satışa arz eden, satan, nakleden, depolayan, başkalarının kullanımına sunan veya bulunduran kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır."

Ceza hukukunda bu tür düzenlemelere "seçimlik hareketli suç" denir: kanun koyucu tek bir suç tipi içinde birden fazla fiil sayar, bunlardan herhangi birinin gerçekleşmesi suçun oluşması için yeterlidir. Madde 226/4’te sayılan sekiz fiil şudur: (i) üretmek, (ii) ülkeye sokmak, (iii) satışa arz etmek, (iv) satmak, (v) nakletmek, (vi) depolamak, (vii) başkalarının kullanımına sunmak, (viii) bulundurmak. Sorun, kanun koyucunun bu sekiz fiil arasında hiçbir ağırlık farkı gözetmemiş olmasıdır: hangisi işlenirse işlensin, öngörülen ceza aralığı aynıdır — 1 ila 4 yıl hapis.

Bunun pratikteki karşılığı şudur: binlerce kopya üretip ticari amaçla dağıtan bir kişi ile yalnızca kendi özel kullanımı için evinde tek bir görüntü bulunduran bir kişi, madde metnine göre aynı suçtan (m. 226/4) ve aynı ceza aralığından yargılanır. Failin amacı (ticari kazanç mı, kişisel merak mı), fiilin yaygınlık derecesi (binlerce kopya mı, tek bir adet mi) ya da içeriğin üçüncü kişilere ulaşıp ulaşmadığı, kanunda herhangi bir ceza indirimi ya da ayrım sebebi olarak düzenlenmemiştir.

Bu sorun, 2015’te Anayasa Mahkemesi’ne yapılan itirazda dört üyenin (Serruh Kaleli ve Serdar Özgüldür’ün birlikte imzaladığı) karşı oy gerekçesinde açıkça dile getirilmiştir: "...kuralda belirtilen cinsel ilişkileri ihtiva eden DVD’leri binlerce miktarda üreten bir fail ile sadece seyretmek amacıyla evinde bir adet bulunduran fail aynı ceza yaptırımı ile karşı karşıya kalacaktır... bu haliyle dahi... ‘hakkaniyet’ ve ‘ölçülülük’ ilkelerine uyarlı düşmediği çok açıktır." Karşı oyun işaret ettiği ilke nettir: ceza hukukunda yaptırımın, fiilin ağırlığı ve toplumsal tehlikesiyle orantılı olması gerekir (ölçülülük ilkesi). Madde 226/4, seçimlik hareketler arasında böyle bir orantılama yapmayarak bu ilkeyi gözetmemiştir.

3) "Soyut tehlike suçu" tasarımı, özel hayatın gizliliğine giriyor. Madde 226/4 kapsamındaki bulundurma/depolama fiillerinin cezalandırılması için içeriğin üçüncü kişilere yayılmış olması aranmıyor; suç, yalnızca evde saklanmakla dahi oluşabiliyor. Anayasa Mahkemesi’nin 2015 kararına muhalefet eden üyelerden Osman Alifeyyaz Paksüt’ün yazdığı gibi: "doğal olmayan yollardan yapılan cinsel davranışları içeren ses, yazı ve görüntülerin kişilerin mahremiyet alanında kaldığı ve toplumla paylaşılmadığı müddetçe, kanunla korunmak istenen hukuki yararı haleldar etmesi mümkün değildir." Bu, Anayasa m. 20’de güvence altına alınan özel hayatın gizliliğine, somut bir gerekçe gösterilmeksizin girmek demektir.

4) "Doğal olmayan yol" ibaresi, madde içinde tanımsız bırakılmış ikinci bir muğlak kavram. Kanunda bunun ne anlama geldiği hiç açıklanmıyor. 2015’te Anayasa Mahkemesi bu ibarenin iptal talebini reddetti, ama gerekçeli karşı oylar önemli: o tarihte Yargıtay içtihadı, rızaya dayalı anal, oral, eşcinsel ya da grup ilişkileri bile bu tanıma sokabiliyordu — bir karşı oyun ifadesiyle, "her tür cinsel davranışın, yetişkinler arasında ve rızaya dayalı olduğu, şiddet veya zorlama içermediği, toplum önünde sergilenmediği müddetçe... temel özgürlükler kapsamında kaldığı açıktır." Beş yıl sonra, 2020’de Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu görüşü büyük ölçüde benimsedi: "doğal olmayan yoldan" ibaresinin ancak zoofili, nekrofili ya da ensest gibi rıza dışı ve aşağılayıcı davranışları kapsayabileceğine, rızaya dayalı anal, oral, eşcinsel ya da çoklu ilişkilerin bu tanıma girmeyeceğine karar verdi. Ancak bu bir içtihat değişikliği — kanun metni hâlâ aynı, ibare hâlâ orada duruyor ve bir sonraki Ceza Genel Kurulu içtihat değiştirirse (nitekim 2015’ten 2020’ye zaten bir kez değişti) uygulama yeniden genişleyebilir. Hukuki güvenlik, içtihadın kalıcılığına değil kanunun açıklığına dayanmalıdır.

5) Sanatsal-edebi eser istisnası (f. 7) var, ama bunu işletecek kurumsal bir mekanizma yok. Madde, bilimsel eserlerle sanatsal/edebi değeri olan eserleri suç kapsamı dışında bırakıyor. Ama bir eserin "edebi değeri" olup olmadığına kim, nasıl karar verecek, kanunda belirtilmiyor. Bu boşluk sahada tam bir keşmekeşe dönüşüyor: Chuck Palahniuk’un "Ölüm Pornosu" ve William Burroughs’un "Yumuşak Makine" davalarında mahkeme, dünya edebiyatının saygın eserlerini değerlendirecek "tarafsız" bir bilirkişi bulamamış, üniversitelerden yanıt beklerken davayı yıllarca sürüncemede bırakmıştır. İstisna kâğıt üzerinde var, ama onu hayata geçirecek uzmanlık mekanizması yok — bu da istisnayı büyük ölçüde işlevsiz kılıyor.

6) İdari bir kurul, fiilen yargısal bir tespit yapıyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı "Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu," bir eserin "müstehcen" olup olmadığına dair bilirkişi raporu hazırlıyor ve bu raporlar mahkemelerde belirleyici ağırlık taşıyor. Yürütmeye bağlı, kuruluşunda edebiyat veya sanat uzmanlığı garanti edilmeyen idari bir organın, ifade özgürlüğünü doğrudan etkileyen bu tür bir tespiti fiilen yapması, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı açısından da tartışmaya açıktır.

Bu altı kusur bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şudur: kanun koyucu, gerçek amacı olan çocuğun korunmasını madde 226/1 ve 226/3’te zaten düzenlemiş; ama maddenin geri kalanını o kadar açık uçlu bırakmış ki, uygulamada kimin hedef alınacağını —sanatçı mı, kadın içerik üreticisi mi, LGBTİ+ birey mi— kanun değil, o günkü savcı, bilirkişi ya da mahkeme heyeti belirliyor.

II. Uygulamadan Örnekler: Boşluk Somut Olaylarda Nasıl İşliyor?

Merve Taşkın. Sosyal medya fenomeni Taşkın, Instagram paylaşımları yüzünden müstehcenlikten yargılandı; 2021’de bir davadan 5 ay (ertelenmiş) ceza aldı, ikinci davadan ise İstanbul 55. Asliye Ceza Mahkemesi 26 Ocak 2023’te beraatine karar verdi. Savcılığın mütalaasındaki ölçüt öğretiye de uygundu: bir içeriğin müstehcen sayılması için "bilimsel ve artistik değeri bulunmaması" ve "salt cinsel dürtüleri istismar ederek kazanç sağlama amacı" taşıması gerekir. Kararın usul boyutu da kayda değer: iddianameye dayanak teşkil eden dijital içeriğin aidiyetinin teknik olarak tespit edilememesi ve karşı tarafça hukuka aykırı yollarla elde edilmiş delil sunulması, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 217/2. maddesindeki "yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir" kuralının somut bir uygulamasıdır.

Akdaş / Türkiye. Hades Yayınevi’nden Rahmi Akdaş, Apollinaire’in erotik romanı "On Bir Bin Kırbaç"ı 1999’da bastığı için müstehcenlikten mahkûm oldu; mahkeme kitabın toplatılıp imhasına, Akdaş’a ağır para cezasına karar verdi. AİHM, 2010’da oybirliğiyle Türkiye’yi ifade özgürlüğünü ihlalden mahkûm etti: eser Fransa’da 1907’de basılmış, dünyada onlarca dile çevrilmiş ve 1993’te Gallimard’ın "La Pléiade" dizisine girmişti. Mahkemenin sözleri hâlâ çarpıcı: "Avrupa Konseyi üyesi devletlerin kültürel özelliklerine verilen önem, Avrupa edebiyat mirasına ait bir esere halkın erişimini engellemeye kadar gidemez."

Chuck Palahniuk, "Ölüm Pornosu." Bilirkişiler beraat önerdi, ama mahkeme 2012’de beraat değil, "kovuşturmanın ertelenmesi"ne karar verdi — kitabın müstehcen olmadığına dair açık bir hüküm hiç kurulmadı.

Mabel Matiz. "Perperişan" şarkısı için 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan sanatçı, Aile Bakanlığı’nın davaya müdahil olmasının ardından 8 Mayıs 2026’da beraat etti. Ama 13 Ağustos 2026’da bu kez "Ha Leylim" adlı şarkısı için yeni bir müstehcenlik soruşturması açıldı. Beraatin hemen ardından başka bir eser üzerinden yeniden hedef alınması, istisnanın (f.7) uygulamadaki zayıflığını bir kez daha gösteriyor.

Manifest / Tolga Akış. 28 Ağustos 2026’da grup menajeri Tolga Akış, müstehcen yayına aracılık, uyuşturucu ve kara para suçlamalarıyla tutuklandı; iddianamede grubun paylaşımlarının "LGBT+’ı teşvik edici" olduğu öne sürülüyor. Dosya çok yeni ve henüz sonuçlanmadı; ihtiyatla izlenmeli.

III. Aynı Belirsizlik, Yasa Yapım Sürecinde de Tekrarlanıyor

Yukarıda madde 226 özelinde tespit edilen kanunilik/belirlilik ve eşitlik sorunları, hâlihazırda tasarı aşamasındaki düzenlemelerde de karşımıza çıkıyor. Ekim 2025’te kamuoyuna yansıyan 11. Yargı Paketi taslağı, TCK m. 225’e "doğuştan gelen biyolojik cinsiyete... aykırı tutum ve davranışta bulunan" kişiye 1-3 yıl, aynı cinsiyetten kişilerin nişan veya evlilik törenine 1,5-4 yıl hapis cezası eklemeyi ve cinsiyet uyum sürecindeki yaş sınırını 18’den 25’e çıkarmayı öngörüyordu. "Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete aykırı tutum ve davranış" ibaresi, tıpkı m. 226/4’teki "doğal olmayan yol" ibaresi gibi, kanun metninde hiçbir şekilde tanımlanmamış; bu da aynı belirlilik sorununu, bu kez doğrudan cinsiyet kimliği temelinde bir suç tipi olarak tekrar üretiyordu. İnsan Hakları İzleme Örgütü, düzenlemenin Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerindeki özel hayata saygı ve ayrımcılık yasağı yükümlülükleriyle bağdaşmadığını değerlendirdi.

Bu hükümler, kamuoyu ve sivil toplum kuruluşlarının Meclis’e ilettiği görüşler sonucunda, paket TBMM Başkanlığı’na resmen sunulmadan önce, Kasım 2025’te taslaktan çıkarıldı; 11. Yargı Paketi 25 Aralık 2025’te bu hükümler olmaksızın yasalaştı — nitekim TCK m. 225’in yürürlükteki metni bugün hâlâ tek fıkradan ibarettir. Ne var ki aynı düzenlemeler 2026’da 12. Yargı Paketi taslağında yeniden yer aldı; bu kez de Meclise sunulan nihai metinden çıkarıldı (59 maddelik taslaktan 29 madde Meclise gönderildi). Bir düzenlemenin, aynı anayasal itirazlara rağmen art arda iki yasama dönemi taslağında tekrar gündeme gelmesi, söz konusu sakıncanın münferit bir madde hatasından değil, yasa yapım sürecinin kendisinden kaynaklandığını gösteriyor.

IV. Sonuç: Kanun Ne Yapmalı?

Yukarıdaki altı kusurun her biri, aslında somut bir reform maddesi. Kanun koyucu isterse: "doğal olmayan yol" ibaresini, Yargıtay’ın 2020’de vardığı dar tanımla (rıza dışı, aşağılayıcı, parafilik davranışlarla sınırlı) doğrudan kanun metnine yazabilir; seçimlik hareketler arasında failin kastına ve fiilin ağırlığına göre kademeli ceza öngörebilir; bulundurma/depolama fiilini, ancak üçüncü kişiye yayma veya dağıtma kastı varsa cezalandırabilir; sanatsal-edebi istisnanın işlemesi için bağımsız, akademik yetkinliğe sahip bir bilirkişi mekanizması kurumsallaştırabilir.

Ceza hukukunun temel ilkelerinden ölçülülük testi (elverişlilik, gereklilik, orantılılık), bir sınırlamanın meşru amaçla sınırlı tutulmasını şart koşar. Madde 226’nın meşru amacı, kendi lafzında ve fıkra sisteminde zaten mevcut: çocukların müstehcen içerikten korunması (f. 1, f. 3, f. 5). Bu amaç ile yetişkinler arası rızaya dayalı, kamuya açılmamış cinsel ifadenin, sanatsal üretimin ve ekonomik faaliyetin cezalandırılması arasında ise gereklilik bağı kurulamaz. Kanun bu ayrımı kendi metninde netleştirmediği sürece, hangi ifadenin ya da hangi bedenin "genel ahlak" adına yargının önüne çıkarılacağını, madde değil; somut olayda savcının, bilirkişinin ve mahkeme heyetinin takdi

ri belirlemeye devam edecektir.

27 Haziran 2026 Cumartesi

Yapay Zeka Tarafsız mı? Yoksa Kadınlara Karşı Yeni Bir Eşitsizlik mi Üretiyor?

 

 

Yapay Zeka Tarafsız mı? Yoksa Kadınlara Karşı Yeni Bir Eşitsizlik mi Üretiyor?

Av. Öğr. Gör. Özlem ŞEN

Yapay zeka artık yalnızca teknoloji şirketlerinin konuştuğu bir konu olmaktan çıktı. Bugün bir iş başvurusunun değerlendirilmesinden kredi notunun hesaplanmasına, sağlık hizmetlerinden sosyal medya içeriklerinin sıralanmasına kadar pek çok alanda algoritmalar karar süreçlerinin görünmez aktörleri hâline geldi. Peki, bu sistemler gerçekten tarafsız mı ve toplumsal cinsiyet eşitliğini gözetiyor mu?

Toplumda yaygın olan "Makine sonuçta; insan hata yapar da o hata yapmaz." düşüncesi, yapay zekâ söz konusu olduğunda gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Çünkü yapay zekâ kendi değer yargılarını üretmez; insanlar tarafından oluşturulan verilerle eğitilir. Eğer eğitim verilerinde tarihsel önyargılar, toplumsal cinsiyet kalıpları veya ayrımcı uygulamalar bulunuyorsa, yapay zekâ bunları yalnızca öğrenmekle kalmaz, çok daha büyük ölçekte yeniden üretebilir.

Yapay zekadan ayrıntı vermeden bir pilot resmi oluşturmasını isteyin. Büyük ihtimalle üniformalı bir erkek görseli ile karşılaşacaksınız. Peki bir hemşire hayal etmesini istesek? Bu kez de muhtemelen bir kadın görseli oluşturacak. İsterseniz bir deneyin…

İlginç olan ise bu çağrışımların yalnızca insanların zihninde değil, onları eğiten veriler nedeniyle birçok üretken yapay zekâ sisteminin çıktılarında da görülebilmesidir. Bugün farklı yapay zekâ uygulamalarına "bir doktor oluştur", "bir CEO tasarla" gibi komutlar verildiğinde çoğunlukla erkek figürlerinin;  "bir sekreter" ya da "çocuk bakıcısı" gibi komutlarda ise kadın figürlerinin üretildiği gözlemlenebilmektedir. Elbette bu sonuçlar kullanılan modele, sürüme ve isteme göre değişebilir. Ancak bu eğilim bize önemli bir gerçeği göstermektedir: Yapay zekâ toplumsal önyargıları çoğu zaman sıfırdan üretmez; onları eğitim verilerinden öğrenir ve yeniden yansıtır.

Tam da bu nedenle günümüzde tartışılan mesele, yapay zekânın ne kadar akıllı olduğu değil; ne kadar adil olduğu sorusudur.

Kadınların teknoloji alanında karşılaştığı eşitsizlikler dijital dünyada da devam etmektedir. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women), yapay zekânın mevcut toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini otomatikleştirme ve görünmez hâle getirme riski taşıdığına dikkat çekmektedir. Özellikle işe alım, performans değerlendirmesi, kredi sistemleri ve içerik öneri algoritmaları gibi alanlarda kullanılan yapay zekâ uygulamalarının, önyargılı verilerle eğitildiğinde kadınlar aleyhine sonuçlar doğurabileceği vurgulanmaktadır.

Bu risk yalnızca teorik değildir.

Amazon'un geliştirdiği yapay zekâ destekli işe alım sistemi, geçmiş yıllardaki işe alım verileriyle eğitildiği için erkek adayları daha avantajlı değerlendirmeye başlamış; kadın adayları dezavantajlı hâle getirdiği tespit edilince sistem tamamen kaldırılmıştır. Bu örnek, algoritmaların "ayrımcılık yapma niyeti" taşımadığını, ancak geçmişteki ayrımcı uygulamaları öğrenerek yeniden üretebildiğini göstermesi bakımından oldukça çarpıcıdır. 

Yapay zekânın kadınlar bakımından oluşturduğu en önemli risklerden biri ise üretken yapay zekâ sistemlerinin kötüye kullanılmasıdır. Son yıllarda kadınların fotoğraflarının rızaları dışında manipüle edilmesi, yapay zekâ ile sahte görüntü ve videolar üretilmesi, dijital ortamda cinsel içerikli deepfake içeriklerin oluşturulması ciddi bir hak ihlali alanı ortaya çıkarmıştır. Bu durum yalnızca özel hayatın gizliliğini değil, kişinin şeref ve itibarını, psikolojik bütünlüğünü ve dijital güvenliğini de doğrudan etkilemektedir. UNESCO ve diğer uluslararası kuruluşlar, üretken yapay zekânın teknoloji destekli toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti artırabilecek yeni araçlar oluşturduğunu vurgulamaktadır.

Bir hukukçu olarak kanaatimce burada temel sorun teknolojinin kendisi değildir. Sorun, teknolojinin hukuktan ve insan hakları perspektifinden bağımsız geliştirilmesidir.

Hukuk tarih boyunca güç karşısında hakları koruma işlevi üstlenmiştir. Bugün ise güç yalnızca ekonomik veya siyasal değildir; algoritmik güç de bireylerin yaşamını doğrudan etkileyebilmektedir. Dolayısıyla yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesinde şeffaflık, hesap verebilirlik, ayrımcılık yasağı ve insan denetimi temel ilkeler olmalıdır.

Nitekim UNESCO'nun 2021 tarihli Yapay Zekâ Etiği Tavsiye Kararı, yapay zekâ sistemlerinin insan haklarına saygılı biçimde geliştirilmesini, toplumsal cinsiyet eşitliğinin gözetilmesini ve algoritmik ayrımcılığın önlenmesini devletler açısından temel etik ilkeler arasında kabul etmektedir. Avrupa Birliği'nin Yapay Zekâ Tüzüğü (AI Act) de yüksek riskli yapay zekâ sistemlerinde temel hakların korunmasını ve ayrımcılık risklerinin değerlendirilmesini zorunlu hâle getiren önemli düzenlemelerden biridir.

Türkiye bakımından da konu yalnızca geleceğe ilişkin değildir. Mevcut hukuk düzenimiz; Anayasa'nın eşitlik ilkesi, Türk Medeni Kanunu'ndaki kişilik haklarının korunmasına ilişkin hükümler, Türk Ceza Kanunu, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ve Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri çerçevesinde yapay zekâ kaynaklı hak ihlallerinin değerlendirilmesine imkân tanımaktadır. Ancak teknolojinin gelişim hızı karşısında hukukun da sürekli güncellenmesi gerektiği açıktır.

Kadınların yapay zekâ çağındaki mücadelesi yalnızca dijital güvenlik meselesi değildir; aynı zamanda eşit temsil, adil algoritmalar ve insan onurunun korunması meselesidir.

Yapay zeka, doğru ilkelerle geliştirildiğinde kadınların eğitimden istihdama, sağlıktan adalete kadar pek çok alanda fırsatlara erişimini kolaylaştırabilir. Ancak gerekli hukuki ve etik güvenceler oluşturulmadığında, geçmişin eşitsizliklerini geleceğin teknolojisine taşıma riski de bulunmaktadır.

Bu nedenle bugün sormamız gereken soru şudur:

Yapay zeka daha ne kadar güçlenecek? değil...

Yapay zeka, kadınlar için ne kadar adil olacak?

 

25 Nisan 2026 Cumartesi

Rodi Haznedaroğlu Yazdı; Bir Mücadele Alanı Olarak İnsan Hakları

 Bir Mücadele Alanı Olarak İnsan Hakları

                                                                                   Rodi Haznedaroğlu 

Aristoteles (2014), etik konusunda erdemlerden bahsederken, ölçülü olmanın, ortada, dengede olmanın öneminden bahseder. Bunu pek çok insan davranışını ve mizacını analiz ederek yapar. Ölçülü olma hali, uluslararası düzeyde düşünüldüğünde insan haklarına saygılı liberal dünya, bir ölçü olarak kabul edilmiş görünür. Bu anlamda ülkeler ilişkilerini ve sorunlarını siyaset ve hukukla, bireysel hak sorunları yaşayan kişiler sorunlarını hukuk ve insan hakları perspektifinde çözmeye çalışır. Bunun için uluslarüstü hukuk ve adalet kurumları (Uluslararası Adalet Divanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi vb.), küresel düzeyde izleme yapan kurumlar (Birleşmiş Milletler, BM Çevre Programı, IPRC Çatışma İzleme, İnsan Hakları İzleme Örgütü vb.) ve insan hakları sözleşmeleri (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi vb.) bulunur. Modern yaşamla birlikte ölçülü olma hali insan haklarına saygılı olmada birleşir. Ya da en azından olması beklenen buydu…

İnsan hakları sözleşmeleri, ülkelerin vatandaşlarına doğuştan verilen haklar şeklinde bir ön kabul olarak kabul edilir. Bu nedenle İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin eşitlik hakkı (1. madde), haklara sahip olma hakkı (2. madde), yaşama hakkı (3. madde) ve işkence ve kötü muameleye uğramama hakkı (5. madde) bulunur (UN, 2026). Bugün tartışılmasının abes kaçtığı bu doğal haklar, insanların gözüne bir perde çekebilmektedir. Bu perde, insan haklarının da bir mücadele sonucu geliştiği gerçeğidir. Bu mücadele, Mourgeon (1991)’un vurguladığı üzere insan haklarından bahseden pek çok idealist düşünürün olmasına rağmen ancak 20. yüzyılda iki dünya savaşının yıkımı, sosyalist devrimler ve ulusal bağımsızlık mücadeleleri sonucu gelişmiştir (s. 76-77).  

İnsan hakları bu nedenle doğuştan kabul edilmiş evrensel haklar değildir ve fazlasıyla mücadele barındıran bir tarihsel süreci barındırır. İnsan haklarının tarihsel inşası, devletler içi ve devletler arası bir iktidar mücadele alanına işaret eder. İktidar ilişkileri, insan haklarının oluşumuna ve onun içeriğine müdahale eder. Bu noktada, verili insan haklarının bir mücadele alanı olduğunu söylemek, insan haklarının her zaman esneyen, genişleyen, daralan yapısını gösterir. İnsan hakları küreselleşme sonrası uluslararası düzeyde küresel iktidar ilişkilerine bağlı olarak genişleme ve daralma hareketini sürdürür. 

Covid-19 döneminde küresel çapta devletlerin iç politikalarında pek çok insan hakkını askıya alması bu duruma bir örnektir. Ulaşım hakkının engellenmesi, yaşa bağlı kamusal alana çıkışın düzenlenmesi, sağlık durumuyla ilişkisi şüpheli olan müzik yasağı (T24, 2026), bu duruma örnektir. Bu nedenle Agamben (2020)’in istisna hali dediği hukukun hukuki düzen adına askıya alınması hali insan haklarının sağlam bir zeminde kök salamadığına bir işarettir. Küresel çapta muhafazakarlaşan ve keskinleşen politika, ülke sınırlarını dikenli tellerle daha çok çevrelerken uluslarüstü hukuk kurumlarının da politika üretememesine neden olmaktadır. Bu nedenle insan hakları ihlalleri, olağan gündelik yaşamda rast gelinen bir duruma dönüşmektedir. Azınlık hakları, kadının insan hakları, LGBTİ+ hakları, çevre hakları, çocuk hakları gibi pek çok insan ve insanı ilgilendiren haklar görmezden gelinebilmektedir. Hukuki süreçler, insan haklarını görmezden gelebilmekte ya da hak ihlali kararları, devletler tarafından tanınmayabilmektedir. İstisna hali, egemenin gücünü koruyacak ve geliştirecek şekilde egemen olmayanı boyunduruk altına almaya devam etmektedir. Tekrar etmekte fayda var: insan hakları, evrensel olarak sözleşmelerde yazılı şekilde bulunmaz aksine toplumsal mücadelelere dayanır. Toplumsal mücadele, iktidar ilişkilerini görünür kılar ve egemen ile egemen olmayanı birbirinden ayırır. Egemen ile egemen olmayanın insan hakları aynı değildir. Egemen için istisna hali söz konusuyken, egemen olmayan için elinde tutmaya çalıştığı insan hakları bulunur. 

İnsan hakları ve demokrasi mücadelelerini takip etmeyen insanlar için, vergi vermek ve buna bağlı olarak vatandaşlıktan getirdiği insan haklarına sahip olmak, standart bir yaşam olarak çeşitli körlükler getirir. Dünyayı ardında başka bir şey yokmuş gibi olduğu gibi kabul etmek olan bu körlük, özellikle neoliberal yıkımın ve tahribatın gezegen ve toplum düzeyindeki etkisini görmeye engel olur. Sadece son yirmi yılda dünya çapında insan hakları ve demokrasi mücadeleleri bile, insan haklarının gerileyen ve daralan yapısını ve buna olan tepkiyi gösterir: 

Arap Baharı, 2010 (otoriter rejimlere karşı demokrasi, özgürlük ve ekonomik adalet talebi)

Gezi Parkı Protestoları, 2013 (kent hakkı, ifade özgürlüğü)

Black Lives Matter Protestoları, 2013 (ırkçılık, polis şiddeti, sistematik eşitsizlik)

Hong Kong Protestoları, 2019 (demokratik haklar ve Çin’e karşı özerklik)

Şili Protestoları, 2019 (ekonomik eşitsizlik, anayasal reform talebi)

Belarus Protestoları, 2020 (seçim hilesi iddialarına yönelik demokrasi talebi)

Kadın, Yaşam, Özgürlük Hareketi, 2022 (kadın hakları, beden politikaları, rejim karşıtı özgürlük talebi)

Fransa Sarı Yelekliler Hareketi, 2018 (sosyal adalet, ekonomik eşitsizlik)

Sudan Devrimi, 2018 (sivil yönetim talebi)

Myanmar Darbe Karşıtı Protestoları, 2021 (askeri darbeye karşı demokrasi ve sivil yönetim talebi)

Gücü elinde bulundurmayanların geniş yelpazedeki talepleri neticesinde insan hakları savunusu hep canlı kalmaya devam etmektedir. İnsan hakları, somut günün somut problemlerine yönelik talepler neticesinde ortaya çıkmaktadır ve bu talepler her zaman için iktidar ilişkilerinin hiyerarşisiyle bir çelişki içerisindedir. Çelişki, insan haklarını korumaya ve genişletmeye çalışan, egemen olmayanın motivasyonudur. 

Dünya çapında yaşanan pek çok ülke içi sorun, insanları göç etmeye itmekte ve pek çok kitlesel göç hareketine neden olmaktadır. Mülteci ve sığınmacı statüsündeki kitleler, daha iyi yaşam şartları, can güvenliği, iktidar karşıtlığına bağlı güvenlik sorunu gibi pek çok sorundan dolayı ülkelerinden ayrılmaktadır. Gittikleri ülkelerde mülteci ve sığınmacı oluşlarından kaynaklı insan hakları ise, ülkelerin uluslararası hukuka göre değil, iç politik çıkarlara göre hesap yapmalarına bağlıdır. Vatandaşı olmayan mültecinin insan hakları, muhafazakarlaşan ve askerileşen bir uluslararası durumda devletlerin geçiştirebildiği haklar olabilmektedir. Kant (1998), her rasyonel öznenin, araç olarak değil birer amaç olarak kabul edilmesinin temelinde haysiyet meselesini görür. Bu nedenle insan haysiyetini gözetebilmek için uygulanması gereken kuralların nesnel ve pratik yasalar olması gerektiğini belirtir (Kant, 1998; Kant, 2002). Mülteci, yaşam hakkını kendinde barındıran, kendinde amaçlı bir varlık olarak nesnel yasalara tabidir ve insan hakları, o ülkenin vatandaşlarının hak ettiği kadar mültecilerin de hak ettiği haklardır. Ancak, küresel çapta gerilen uluslararası ilişkiler, ülkelerin mülteci haklarını istisna hali olarak askıya alabildiği bir ortam yaratır. Hukukun devre dışı kaldığı bir ortamda, yaşam hakkı ve haklara sahip olma hakkı tehlikeye girer. 

Söze Aristoteles ile başladık, yine onunla bitirelim. Aristoteles, adaleti bir erdem olarak kabul eder ve insan ilişkilerini düzenlediğini belirtir. “Adalet tüm erdemleri kendisinde toplar. Adalet, kendi amacını içinde taşır ve erdemin tam olarak kullanılmasını gerektirir. Bu erdemin sahipleri sadece kendileri için değil aynı zamanda diğer insanlar için de bunu kullanabilirler… Kısacası adalet erdemin bir parçası değildir, ta kendisidir, aynı şekilde adaletsizlik de kötülüğün bir parçası değil ta kendisidir” (Aristoteles, 2014, s. 107). İnsan hakları, hakları elinden alınmış, ertelenmiş, yok sayılmış tüm vatandaşlar, azınlıklar, kadınlar, LGBTİ’ler, çevre hareketleri için bir adalet mücadelesidir çünkü haklar mücadelesi, iktidar alanında daralıp genişleyen bir mücadeledir. İnsan hakları için mücadele bir erdem meselesidir. 


Kaynakça

Agamben, G. (2020). İstisna Hali. (K. Atakay, Çev.). Ayrıntı Yayınları.

Aristoteles. (2014). Nikomakhos’a Etik. (F. Akderin, Çev.). Say Yayınları.

UN. (2026, 17 Nisan). Universal Declaration of Human Rights. https://www.un.org/en/about-us/universal-declaration-of-human-rights

Kant, I. (2002). Critique Of Practical Reason. (W. S. Pluhar, Trans.). Hackett Publishing Company. 

Kant, I. (1998). Groundwork Of The Metaphysics Of Morals. (M. Gregor, Trans.). Cambridge University Press.

Mourgeon, J. (1991). İnsan Hakları. (A. Ekmekçi ve A. Türker, Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları. 

T24. (2026, 13 Nisan). Danıştay’dan “müzik yasağı”na iptal kararı. https://t24.com.tr/gundem/danistay-dan-muzik-yasag

i-na-iptal-karari,1217978.


18 Nisan 2026 Cumartesi

Av. Gökben AHİ VAYIS Yazdı; GÜLİSTAN DOKU OLAYI BAĞLAMINDA İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN GEREKLİLİĞİ VE TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ POLİTİKALARI

 GÜLİSTAN DOKU OLAYI BAĞLAMINDA

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN GEREKLİLİĞİ

VE TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ POLİTİKALARI

                                                                                                   Av. Gökben AHİ VAYIS

Türkiye’de kadına yönelik şiddet ve kadınların korunması meselesi, yalnızca bireysel

vakalarla sınırlı olmayan, yapısal ve sistematik bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu

bağlamda, Gülistan Doku olayı, devletin koruma yükümlülükleri, etkili soruşturma yürütme

sorumluluğu ve toplumsal cinsiyet temelli risklerin yeterince dikkate alınıp alınmadığı

tartışmalarını yeniden gündeme taşımıştır.Bu yazı kadına yönelik sistematik şiddet karşısında

İstanbul Sözleşmesi’nin gerekliliğini Gülistan Doku vakası üzerinden analiz etmek üzere

kaleme alınmıştır. Burada İstanbul Sözleşmesinin yürürlükte kalması halinde olası etkileri ve

toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik politika önerilerini ortaya koymaktadır.

Gülistan Doku Olayının Hukuki ve Toplumsal Boyutu

Gülistan Doku, 2020 yılında kaybolmuş ve aradan geçen süreye rağmen akıbeti net olarak

bilinmemiştir. Olayın en kritik yönlerinden biri, kadına yönelik şiddet şüphesi barındırmasına

rağmen sürecin etkin ve şeffaf şekilde yürütüldüğüne ilişkin kamuoyunda ciddi tereddütler

oluşmasıdır.Bu durumun devletin yaşam hakkını koruma (Anayasa m.17) ve etkili

soruşturma yürütme yükümlülüğü bağlamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Avrupa

İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına göre, şüpheli ölüm veya kayıp vakalarında devlet pasif

kalamaz; Devlet proaktif, hızlı ve kapsamlı bir soruşturma yürütmekle yükümlüdür.

Gülistan Doku vakasında ise: Delil toplama süreçlerinin etkinliği tartışmalı olmakla birlikte,

Şüpheliler üzerindeki denetim mekanizmalarının yetersizliği açıkça görülmüş ve Aileye

yönelik bilgilendirme süreçleri de şeffaf yapılmamıştır. Bu eksiklikler, toplumsal cinsiyet

perspektifinin soruşturmalara yeterince entegre edilmediğini göstermektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nin Temel Mekanizmaları 4 ana başlık halinde düzenlenmiştir. İstanbul

Sözleşmesi, kadına yönelik şiddeti önleme konusunda dört temel sütuna dayanır:

1. Önleme (Prevention)

2. Koruma (Protection)

3. Kovuşturma (Prosecution)

4. Bütüncül politika (Integrated Policies)

Sözleşmenin en önemli yönlerinden biri, şiddeti yalnızca bireysel bir suç değil, toplumsal

cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu olarak tanımlamasıdır. Bu çerçevede sözleşme:

 Risk altındaki kadınların önceden tespit edilmesini,

 Kolluk ve yargının toplumsal cinsiyet duyarlılığı ile hareket etmesini,

 Şüpheli kayıp ve ölüm vakalarında özel hassasiyet gösterilmesini zorunlu kılar.

İstanbul Sözleşmesi Yürürlükte Olsaydı Gülistan Doku Vakası Nasıl Farklılaşabilirdi?


Eğer İstanbul Sözleşmesi aktif şekilde yürürlükte ve etkin uygulanıyor olsaydı, Gülistan Doku

vakasında şu farklılıkların ortaya çıkması beklenirdi:


Risk Analizi ve Önleyici Mekanizmalar

Sözleşme, şiddet riski bulunan kişiler için önceden değerlendirme yapılmasını zorunlu kılar.

Bu kapsamda:

 Şüpheli kişiler hakkında erken müdahale,

 Koruma tedbirlerinin hızlı uygulanması mümkün olabilirdi.

Etkin Soruşturma Yükümlülüğü

Sözleşme, devletin şüpheli vakalarda “özen yükümlülüğü” ile hareket etmesini gerektirir.

Bu da:

 Delillerin hızlı ve eksiksiz toplanmasını,

 Dijital verilerin zamanında incelenmesini,

 Şüpheliler üzerinde etkin kontrol sağlanmasını içerir.

Kurumsal Koordinasyon

Sözleşme, kolluk, savcılık ve sosyal hizmetler arasında koordinasyonu zorunlu kılar. Bu

sayede: Olayın tek bir perspektiften değil, çok yönlü analiz edilmesi sağlanırdı.

Aileye destek ve şeffalık

Mağdur yakınlarının süreçten haberdar edilmesi ve desteklenmesi sözleşme kapsamında açık

bir yükümlülüktür.

Nitekim son gelişmeler ve Soruşturmanın geldiği aşamada etkin soruşturmanın gerekliliği bir

kez daha ortaya konmuştur.Gülistan Doku’nun kaybolmasından bugüne kadar etkin

soruşturma yürütülmemiş, olayın aydınlatılmasında aile yanlız bırakılmış ve destek

bulamamıştır. Yine Gülistan Doku vakası, kadın cinayetleri ve kayıp dosyalarında sıkça

karşılaşılan yapısal aksaklıkları bir arada barındırıyor:

Delil güvenliği – Kamera kayıtlarının eksik alınması veya silinmesi iddiaları

Kamu nüfuzu – Vali yakınlarının ve kamu görevlilerinin şüpheli konumuna girmesi

Tanık koruma eksikliği – Gizli tanık beyanlarının ancak yıllar sonra dosyaya girmesi

Kurumsal koordinasyon – Farklı birimlerin veri paylaşımındaki gecikmeler


5 Ocak 2020'de Tunceli'de kaybolan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku'nun

dosyası, altı yıl boyunca çözümsüz kalan kadın cinayetleri ve kayıp vakaları arasında

sembolik bir yer edindi. 14 Nisan 2026 sabahı gerçekleştirilen operasyonla dosya yeni bir

evreye girdi: Soruşturma artık "kayıp" değil, "cinayet şüphesi" kapsamında yürütülüyor.

Soruşturmanın bugün itibarı ile geldiği noktada, görünen o ki soruşturma ailenin etkin

mücadelesi ve olayın faillerinin çıkar çatışmaları nedeni ile artık aydınlatılabilecek bir

boyuta gelmiştir.


Eğer İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı, Gülistan Doku'ya ne oldu?' sorusunun cevabını

hepimiz bilecektik. İstanbul Sözleşmesi Türkiye’deki kadınların yaşam haklarının

garantisidir. Gülistan Doku dosyası ise Türkiye’de kadınların kırımının sembol dosyasıdır.

Bu dosyada etkin soruşturma ve kovuşturma yapılması kadına yönelik sistemli şiddet

olaylarının etkin soruşturulacağına ilişkin inancımızı geri getirecektir.

11 Nisan 2026 Cumartesi

Toplumsal Etki Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ahmet TÜRKER Yazdı; Kendi Yarattığımız Eşitsizlikleri Onarmak


 Kendi Yarattığımız Eşitsizlikleri Onarmak


Dr. Ahmet TÜRKER


Eşitsizlikler toplumsaldır. Sivil toplum olarak, toplumun yarattığı eşitsizliklerle mücadele ederken bazen kendi içerisindeki eylem ve düşüncelerimizden de eşitsizlikler meydana getirebiliyoruz. Bunun bilincinde olmak ve "gerçek eşitlik nerede" sorusunu kendimize de sorarak özeleştiride bulunmamız ve onarıcı olmamız gerekiyor.

Sivil toplumun kendi yarattığı eşitsizliklerden ilki, dayanışma pratiklerinde gözlemlenebiliyor. Koalisyon yapılarında kendini gösterebiliyor. Güç, teorik eşitliğe rağmen fiilen büyük örgütlerde toplanabiliyor. Ortak platformlar, küçük örgütler için fırsat değil çoğu zaman görünmez bir hiyerarşi alanına dönüşebiliyor.

Bu hiyerarşi yalnızca örgütler arasında değil, örgütlerle faydalananlar arasında da işleyebiliyor. Afet yardımında, sosyal hizmette, savunuculukta — etkilenen kişi nesneleşir, örgüt özneleşir. Kimin adına konuşulduğu ile kimin konuştuğu arasındaki mesafe, sivil toplumun ürettiği en derin eşitsizliklerden biridir.

Bir diğer eşitsizlik özensizlikte kendini gösterebiliyor. Çoğu zaman rutinleri veya önemli görmediğimiz şeyleri özensiz yapabiliyoruz. Bu da ortaya çıkan gerçekliği özensiz kılıyor ve etkisini zayıflatıyor. Halbuki zaten duyarsızlıklar ve kayıtsızlıklarla ortaya çıkan sorunları veya eksikleri tamamlamaya ve onarmaya çalışıyoruz. Etkili olmaya çabalıyoruz. Bu da özen ve özveri ister. Bununla beraber birilerinin hayatına dokunmak, gezegene dokunmak — bunların bir sorumluluğu da var. İz bırakıyoruz. Kararlar alıp uyguluyor ya da örgütlü uygulanmasını sağlayarak kitleselleştiriyoruz. Yıllardır anlattığım bir örnek şudur: bir eşya alacağız. Bunu alırken e-ticaret sitelerindeki yorumlardan şikayetvar sitesine kadar giriyoruz. Ekşi Sözlük'ten tüm sosyal medya araçlarında araştırıyoruz. Artık yapay zeka bile kullanıyoruz. Bu da yetmiyor, etrafımıza soruyoruz. YouTube'dan kullanıcı deneyimleri veya analizleri dinliyoruz. Alt tarafı bir eşya alırken. Aynı özeni ve özveriyi, birilerinin hayatına dokunurken; gezegende iz bırakırken de duymalıyız. Birbirimizde iz bırakırkende. Bir konuda duyarlı olmak önemlidir. Ama hareket ederken yeterli değildir. Farkındalıkla, yani bilinçle hareket etmeliyiz.

Bir diğer eşitsizlik, kendinden öncekini ve yanındakini onore etmemekte saklıdır. Bu durum, kutsal olarak sürekli dile getirilen emek ve gönüllülük kavramlarını pratikte hamasete çevirmektedir. Çünkü onore edeceğimiz şey aslında emek ve fedakarlıktır. Bizden önce, hiç yüzünü görmediğimiz insanların emeği — bugün bir şeyler yapabiliyorsak — bunu kolaylaştırmaktadır. Yanı başında bir şey yapanın emek ve fedakarlığını onore etmek de aynı şekilde işler. Çoğu zaman değersizleştirme, kendinin değersizleşeceği düşüncesiyle yapılmaktadır. Halbuki onore etmek, onore eden kişiyi ve topluluğu da yüceltir.

Onore etmeme kültürü aynı zamanda hikayeden ve gerçeklikten kopukluk yaratır. Topluluğun ve bir davanın da hikayesi vardır. Gerçekliği vardır. Bu kültür, kurumsal hafızayı zedeler ve kasıtlı bir amnezi yaratır. Mücadelelerin, deneyimlerin ve onca emeklerin içi boşaltılır. Gerçekliğin içi boşaltılmış olur.

Emek dendiği zaman en çok görmezden gelinense entelektüel emek. Onore etmek, değer vermek yerine doğrudan anonimleştiriliyor. Entelektüel emeğin anonimleştirilmesi emeğin değerinin bilinmediği bir ortamı beraberinde de getirir. Onore etmemek kendinden sonraki için de geçerlidir; kendinden sonrakine alan açmamak da bu tablonun bir parçasıdır. Ancak burada bir denge gözetilmesi gerekir: liyakat ve yetkinlik dışlanmamalı, vasat ile uyumlu ve karşılıklı bir ilişki kurulması sağlanmalıdır.

Sivil toplumun ürettiği eşitsizliklerden biri de, bağışçı ve gönüllünün bireysel hareket etme güdüsünden kaynaklanabiliyor. Emek ya da maddi katkı veren kişi, bu katkıyı zaman zaman kendi duygularını dayatma hakkına dönüştürebilir. Ortak amaç ve ortak akıl; yani ortak motivasyon yerine bireysel motivasyon öne geçer. Bu noktada katkı bir güce dönüşür — ve bu güç, kurumun yönü üzerinde haksız bir ağırlık kazanır.

Bir diğer eşitsizlik çalışan tarafından üretilebiliyor. İşi olumsuz anlamda memuriyete dönüştürmek ve gönüllülere alan açmak istememek de bu tablonun parçasıdır. Gönüllünün doğasında bir açıcılık vardır — olduğu yerdeki kapalılıkları fark eder, soru sorar, rutini bozar. İvme kazandıran bir yapıdadır. Çalışanlar ise bu dinamizmin zorlayıcılığını dizginlemek isteyebilir; konfor alanı ve iş akışı tehdit altında hissedilebilir. Böylece kurumsal pozisyon, gönüllünün kuruma erişimini ve etkisini fiilen kapatmak için kullanılır. Halbuki doğası gereği, özüne indiğimizde sivil alan her köşesinde "gönüllülük" disiplinini taşıması gerekir.

Bu iki ayrı eşitsizlik zamanla birbiri üzerinden işleyen bir önyargıya dönüşerek farklı bir eşitsizlik olarak da karşımıza gelebilir. Çalışanlar para kazandıkları için dava bağlılıkları sorgulanır; gönüllüler ise sistematik düşünmekten uzak, bireysel motivasyonla hareket eden kişiler olarak görülür. Her iki taraf da birbirine önyargı ve hegemonya geliştirir — ve bu döngü, asıl amaçtan her ikisini de uzaklaştırır. Meşruiyet sorgulandığında ses, alan ve etki daralır; eşitsizlikler kesiştirilerek çarpan etkisine böyle dönüştürülebilir.

Yöneticilerin bakış açıları ve eylemleri de eşitsizlikleri ortaya çıkarabiliyor. Sistemsiz ve bilinçsiz alınan kararlar kurumsal ve örgütsel eşitsizlikleri beraberinde getiriyor. Bununla beraber kaygı ve yorgunlukla kendilerini kapadıklarında da çeşitli eşitsizlikleri meydana getirebiliyorlar. Örneğin topluluk oluşturmanın temeli bağ kurmak ve güven oluşturmaktır — hatasızlık değil. Sürekli hatasız gözükmek, sorgulanmaktan kaçınmak veya doğru olan bir şeyleri açıklamaktan uzaklaşmak öğrenme dinamiklerini ve bağ kurma fırsatlarını ortadan kaldırır. Bireysel ve örgütsel onarım sürecinin önünü keser. Çoğu zaman yöneticilerin ortaya çıkardığı eşitsizliklerden biri budur. Sadece belirli grupların veya belirli mühür fikirlerin etrafındaki kişilere alan açılabilmektedir. Burada sistemi korumak kadar, aynı zamanda sistemin içerisinde zorlayan bireylerin var olabilecekleri alanları oluşturmak gibi bir sorumlulukları da vardır.

Tüm bu eşitsizliklerin ilişkisel zemininde ise şiddetli iletişim yatmaktadır. Bu iletişim faaliyetleri kendini savunuculuk faaliyetlerinde de gösterebiliyor. Savunuculuk haklılığını ispat etmek için değil, karşındakini kazanmak ve topluma kazandırmak için vardır. Haklılığını ispat ettiğinde ama karşındakini kaybettiğinde, sadece davayı değil — bir şeyleri de kaybetmişsindir. Haksızlıkları ve eksikleri, bir şeyleri yıkarak yerine koymaya çalışmak çoğu zaman çatışmaları ve sorunları döngüselleştirebildiği gibi dolaylı olarak farklı eşitsizliklere de sebep olabilmektedir.

Şiddetli bir dil kullanıldığında önce uzlaşı zemini ortadan kalkar, ardından muhatap tüm enerjisini savunmaya harcar. Bu örgütlenmenin önünü tıkadığı şekliyle, aynı nedenlerden müzakere ilişkilerinin de önünü tıkar. İnsanlar hangi rolde olursa olsun, bu insanları çatışmanın içine girmek yerine meseleyi görmezden gelmeyi ya da önyargısının arkasına sığınmayı tercih edeceği bir noktaya iter.

Örgütlenmeyi bilmemekte eşitsizlikleri ortaya çıkarabiliyor. Örneğin insanlara e-posta atmayı, bir kere konuşmayı yeterli görüyoruz. İnsanların ikna olmayacağına dair bir önkabulümüz var. Bu zaten başından bir sınırlama ile insanları konumlandırmak oluyor. Fırsatları ve kaynakları sınırlamış oluyoruz.

Öte yandan ikna edilmişlerle değil, inanmışlarla yol yürünür. Ve biz bir şeylere gerçekten inanmadan, inancımız düşünce ve davranışlarımıza yansımadan başkalarının bize katılmasını ve bir şeylere inanmasını bekleyemeyiz. İnsanlara bir kere bir şey söylemek, bir mesaj atmak, bir e-posta atmak örgütlenmekle ilgili değil; teşkilatlanmakla ilgilidir. Örgütlenmek, bağ kurmakla ve bir inancı yaşatmakla ilgilidir. Gönülden adanmışlıkla ilgilidir. Yılmazlıkla ilgilidir. Zaten içinde bulunmayı tercih ettiğimiz bu alan, zorlukların alanıdır. Kapalılıkların alanıdır. İmkânsızlıkların alanıdır. Ama imkânsıza inanmanın alanı değil; krizlerde fırsatları görmenin, imkânları yaratmanın alanıdır. Sistemsel ve kitlesel olarak bir şeyleri dönüştürmenin ve değiştirmenin zorluğu olduğu gibi, bunun da gerçekleştirilme alanıdır.

Bunu çoğu zaman yapamamanın altında yatan bir diğer unsur da gönüllülüğün özveri ve fedakârlıkla ilişkisini çoğu zaman ilişkilendirmiyor oluşumuzdur. Gönüllülüğü önce kutsallaştırıyor, sonra konformize ediyoruz. Örgütlenemeyen topluluk, katılımı ve dönüşümü yalnızca zaten erişimi olanlara bırakır — bu da sivil alanı genişleten değil, daraltan bir eşitsizlik üretir.

Tüm bu eşitsizliklerin özeleştirisini yapmak ve onarıcı olmak — hem önleyici hem onarıcı — bu alanın en temel sorumluluklarından biridir. Bunu mümkün kılan şey ise en başa, en temel değerlere dönmektir: saygı ve vefa.

Vefa bir borç değil, bir bağlılıktır. Sadakat ise şimdi ile gelecek arasındaki köprüdür. Vefa; karşımızdaki bireye, kendimize, topluluğumuza, çalıştığımız alana, kültürümüze, değerlerimize ve emeğe karşı duyulan derin bir aidiyet hissidir. Bu aidiyet geçmişe, bugüne ve yarına anlam katar. Kuruma, kendimize ve misyonumuza. Bir şeyleri  bütünüyle kabullenerek ve doğru şekliyle yerine getirerek en anlamlı karşılığını veririz. İşte bu da köklenmektir.

Saygı çoğu zaman karşılıklılık beklentisiyle işler — verilince verilen, görülünce duyulan bir şey olarak algılanır. Halbuki saygı bir bilinç halidir; karşındakiyle değil, seninle ilgilidir. Sevgi gördüğün, saygı gördüğün yere saygı herkes gösterir. Asıl mesele, görmediğinde de gösterebilmektir.

Vefa ise kör olmamakla ilgilidir. Gördüklerimizi, bize açılan yolları unutmamakla. Nankörlük çoğu zaman kötü niyetten değil, görmezlikten kaynaklanır. Vefa o görmezliğe karşı bir uyanıklıktır.

Japon kintsugi sanatında kırık çömlek parçalanmaz — altınla onarılır. Kırıklar saklanmaz, görünür kılınır. Çünkü o kırıklar eserin hikayesidir; onu değersizleştirmez, derinleştirir. Gerek sivil toplumda, gerekse toplumun kendisinde yarattığımız eşitsizlikler de böyle görülmelidir: saklanacak kusurlar değil, altınla doldurulacak kırıklar. Onarım ancak o kırıkları görmekle, onlarla yüzleşmekle ve vefayla üzerlerine eğilmekle başlar.


5 Nisan 2026 Pazar

Av. Arzu AYDOĞAN Yazdı; Beden, Toprak, Emek: Nüfus Politikalarının Görünmeyen Yükü

 Beden, Toprak, Emek: Nüfus Politikalarının Görünmeyen Yükü

(COP 31’e Doğru)

 

Av. Arzu Aydoğan

 

Nüfus politikaları yalnızca kaç çocuk doğurulacağını değil; nasıl bir dünyada yaşayacağımızı da belirler. Kadın bedeni ile doğa arasındaki görünmeyen bağ ise bu politikalarda en çok ihmal edilen gerçektir.


Devletin nüfus politikaları gerçekten kimin hayatını büyütmek istiyor ve kimin yükünü ağırlaştırıyor?

Son yıllarda dünyanın birçok yerinde düşen doğurganlık oranları bir “kriz” olarak tanımlanıyor. Yaşlanan nüfus, daralan iş gücü ve zorlanan sosyal güvenlik sistemleri, devletleri doğrudan ya da dolaylı biçimde çocuk sahibi olmayı teşvik eden politikalar geliştirmeye yöneltiyor. Ancak bu politikaların dili ve araçları dikkatle incelendiğinde, meselenin yalnızca demografik bir denge arayışı olmadığı açıkça görülüyor.

Bu politikalar hem kadınları hem de doğayı hedef alıyor.

Kadınların bedeni, doğurganlığı ve bakım emeği; ekonomik ve politik hedeflerin bir parçası haline getiriliyor. Oysa üreme hakkı, ulusal ve uluslararası hukukta açıkça tanımlanmış bireysel bir haktır. Bu hakkın yönlendirilmesi, sınırlandırılması ya da araçsallaştırılması, yalnızca bir politika tercihi değil; aynı zamanda ciddi bir hak ihlali riskidir.

Türkiye’de 2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesi de bu küresel eğilimin bir parçası olarak okunabilir. Evlilik teşvikleri, kredi destekleri ve doğurganlığı artırmaya yönelik söylemler, ilk bakışta sosyal politika araçları gibi sunulsa da uygulamada kadınlara doğurma sorumluluğu yükleyen, bakım emeğini görünmezleştiren ve toplumsal cinsiyet eşitliğini zedeleyen bir çerçeveye oturuyor.

Ancak mesele yalnızca kadınların kaç çocuk doğuracağı değil.
Asıl mesele, nasıl bir yaşamın mümkün kılındığı ve bu yaşamın yükünün kimlere bırakıldığıdır.

Nüfus politikaları yalnızca kaç çocuk doğurulacağını değil, nasıl bir dünyada yaşanacağını da belirler. Daha fazla nüfus, çoğu zaman daha fazla üretim ve tüketim baskısı anlamına gelir. Bu baskının maliyeti ise görünmez bir şekilde doğaya ve o doğayla birlikte yaşayanlara yüklenir. Tarım alanlarının genişletilmesi, su kaynaklarının daha yoğun kullanımı, ekosistemlerin tahribatı… Tüm bunlar, nüfus artışını “yönetme” iddiasındaki politikaların doğrudan ya da dolaylı sonuçlarıdır.

Ve bu noktada kadınlar bir kez daha karşımıza çıkar. Çünkü doğayla kurulan ilişkinin en yoğun olduğu alanlardan biri olan gıda üretimi ve bakım emeği, hâlâ büyük ölçüde kadınların omuzlarındadır. Böylece kadın bedeni ile doğa, aynı politik aklın müdahale ettiği iki alan haline gelir: kontrol edilen, yönlendirilen ve çoğu zaman sömürülen.

Dünya genelindeki örnekler de bu tabloyu doğrular niteliktedir. Farklı ülkelerde doğurganlığı artırmaya yönelik politikalar geliştirilirken, bu politikaların ortak noktası kadınların doğurganlığını teşvik etmek ve bakım yükünü büyük ölçüde onların üzerinde bırakmak olmuştur. Ekonomik kaygılarla şekillenen bu yaklaşımlar, hak temelli bir perspektiften ziyade, nüfusu bir araç olarak gören bir anlayışı yansıtır.

Bugün ise bu tartışmalar, küresel ölçekte başka bir çelişkiyle yan yana duruyor. Devletler bir yandan iklim krizine çözüm üretmek üzere bir araya geliyor, karbon emisyonlarını azaltmayı, ekosistemleri korumayı ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmeyi tartışıyor. Öte yandan aynı devletler, nüfus artışını teşvik eden, doğurganlığı artırmayı hedefleyen ve bunu çoğu zaman kadınların bedeni üzerinden kurgulayan politikaları sürdürmekte ısrar ediyor.

Bu çelişki, özellikle yaklaşan COP31 gibi küresel iklim zirveleri bağlamında daha da görünür hale geliyor. İklim krizinin temel nedenlerinden biri olan sınırsız büyüme ve üretim-tüketim döngüsü sorgulanmadan, nüfus artışını teşvik eden politikaların sürdürülmesi; krizin kendisini yeniden üretmek anlamına geliyor.

Daha fazla nüfus, mevcut ekonomik model içerisinde çoğu zaman daha fazla kaynak kullanımı, daha fazla atık ve daha fazla ekolojik yıkım demektir. Buna rağmen, bu artışın yaratacağı yük ne doğa politikalarında ne de sosyal politikalarda bütünlüklü bir şekilde ele alınmaktadır.

Daha da çarpıcı olan ise, bu çelişkinin yükünün kimlere yüklendiğidir. Bir yanda kadınlar, doğurganlıkları üzerinden politika nesnesi haline getirilirken; diğer yanda doğa, sınırsız bir kaynak gibi görülmeye devam eder. Böylece kadın bedeni ile doğa, aynı anda yönetilen, yönlendirilen ve tüketilen iki alan olarak konumlanır.

Bu noktada sivil toplumun ve hak savunucularının meseleye farklı bir yerden bakması gerekiyor. Nüfus politikalarını yalnızca demografik veriler üzerinden değil; temel hak ve özgürlükler, toplumsal cinsiyet eşitliği ve ekolojik adalet çerçevesinde tartışmak zorundayız.

Çünkü kamusal sorumluluk, yalnızca doğumu teşvik etmek değildir. Kamusal sorumluluk; bakım hizmetlerini erişilebilir kılmak, emeği adil biçimde paylaşmak, çocukların sağlıklı gelişimi için gerekli altyapıyı kurmak ve en önemlisi bireylerin bedeni üzerindeki haklarına saygı göstermektir.

Bugün “aile” ve “gelecek” söylemleriyle meşrulaştırılan birçok politikanın ardında, aslında çok daha somut bir gerçek yatıyor: ekonomik sürdürülebilirlik kaygısı. Genç ve geniş bir iş gücü, düşük ücretler ve güvencesiz çalışma koşulları ile birleştiğinde, bu politikalar toplumun refahından çok, piyasanın ihtiyaçlarına hizmet eder hale gelebiliyor.

Bu yüzden belki de en temel soruyu yeniden sormak gerekiyor:
Nüfus gerçekten toplum için mi artırılmak isteniyor, yoksa ekonomik düzenin devamlılığı için mi?

Belki de soruyu biraz daha açık sormalıyız:
İklim krizini çözmek için bir araya gelen devletler, neden aynı anda nüfus artışını bir hedef haline getiriyor?

Eğer mesele gerçekten yaşamı korumaksa, bu yaşamın yalnızca sayısal olarak artması değil; adil, dengeli ve sürdürülebilir olması gerekmez mi?

Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz kriz, yalnızca bir iklim krizi değil.
Aynı zamanda bir eşitsizlik, bir bakım ve bir haklar krizidir.

Ve bu kriz, ne yalnızca karbon hesaplarıyla ne de doğum oranlarıyla çözülebilir.

Gerçek çözüm, yaşamı bir bütün olarak ele almakta yatıyor:
Kadınların bedeni üzerindeki haklarını, doğanın sınırlarını ve emeğin adil paylaşımını birlikte düşünmekte.

Aksi halde, aynı masada hem iklim krizini konuşup hem de o krizi derinleştiren politikaları sürdürmeye devam ederiz. Ve bu çelişkiyi “yönetmek”, onu çözmekten daha kolay olduğu sürece, hiçbir zirve gerçek bir dönüşüm yaratamaz.

29 Mart 2026 Pazar

Av. Begüm OSMA YILMAZ Yazdı; FEMİNİST PERSPEKTİFTEN: KADININ BEYANI

 


         FEMİNİST PERSPEKTİFTEN: KADININ BEYANI

Av. Begüm OSMA YILMAZ

Hukukçu

 

Öz

Bu çalışmada, başta Ceza Hukuku alanı olmak üzere “Kadının Beyanı Esastır” ilkesi feminist perspektiften ele alınmaktadır. İlk olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadının hukuk karşısındaki konumu irdelenmekte; ardından Yargıtay içtihatları çerçevesinde bu ilkenin çıkış noktası, uygulama alanı ve sınırları incelenmektedir. Mağdurların marjinalleştirilmesi, ayrımcılık yasağı, bilgisel adaletsizlik kavramları çerçevesinde kadının beyanının esas alınmasının hukuki ve toplumsal gerekliliği tartışılmaktadır.


 

Abstract

This study examines the principle of "The Statement of the Woman is Essential" from a feminist perspective, primarily within the field of Criminal Law. It first addresses gender inequality and the position of women before the law, then analyzes the origin, scope, and limits of this principle through the framework of Turkish Court of Cassation jurisprudence. The legal and social necessity of accepting the victim's statement is discussed within the conceptual framework of marginalization of victims, prohibition of discrimination, and epistemic injustice.


 

I. GİRİŞ

Başta Ceza Hukuku alanında olmakla birlikte diğer hukuk alanlarında da ciddi bir inceleme ve tartışma alanına sahip olan, günden güne eleştiri oklarının hedefine giren ve gün sonunda mağdur edilen kadınların kasıtlı olarak hedef alındığı “Kadının Beyanı” hususuna feminist perspektiften değinmek gerekliliği doğmuştur. Bu çalışmamızda derin incelemeye girmeden evvel, ilk olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadın, “Kadının Beyanı” hususunun ne olduğu ve gündelik olarak ne anlama geldiğinin temel bir çerçevede irdelenmesi; akabinde feminist çerçeveden yorumlanması bizlere kapsamlı bir yol haritası çizecektir.

“Kadının Beyanı” kapsamında bu beyanın esas alınması ne demektir, uygulamada, öğretide, yerleşik içtihatta bu yaklaşım nasıl kabul edilmektedir ve bir karşılığı var mıdır tüm bunlar değerlendirilecektir. Ancak, bu hususun yaklaşım olarak karşılığı bir yana bu yaklaşımın gündeme getirdiği toplumsal ve hukuki tartışmalara da yer yer değinilecek, toplumsal cinsiyet eşitliği kapsamında gerekçelendirmeler yapıldıktan sonra feminist perspektif ile bu yaklaşım değerlendirilecektir. Özetle, “Kadının Beyanı” yaklaşımının ortaya çıkmasına sebebiyet veren toplumsal iklim, toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlik, kadının hak mücadelesi ve bu yaklaşımın uygulamadaki karşılığı kapsamlı bir çerçeve ile bir bütün olarak değerlendirilecektir.

II. TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ VE KADIN

İncelememizin temel çerçevesi “Kadının Beyanı” kapsamındaki değerlendirmeler olsa da bu değerlendirmeye konu yaklaşımın neden ve nasıl ortaya çıktığı sorusuna cevap aramamak eksik değerlendirmeye sebebiyet verecektir. Bu sebeple, “Kadının Beyanı” yaklaşımına ve tartışma zeminine sebebiyet veren toplumsal iklim ve eşitsizlikten bahsetmek gerekmektedir. Toplumsal cinsiyet, toplum tarafından kadın ve erkeğe yüklenen ve sosyal olarak kurgulanan roller, davranışlar ve eylemler; kadın ve erkeklerin beklentilerini, değerlerini, imajlarını, davranışlarını, inanç sistemlerini ve rollerini tanımlayan fikirlerin sosyal yapılanması şeklinde açıklanmaktadır.

Toplumsal cinsiyet kavramını sosyolojiye dahil eden Ann Oakley, “Sex, Gender and Society” adlı eserinde hem cinsiyet yani erkek kadın ayrımını anlatırken hem de erkeklik ve kadınlık arasındaki toplumsal bakımdan eşitsiz bölünmeye gönderme yapmaktadır (Oakley, 1972). Cinsiyetin biyolojik olarak atfedilen özellikler olduğu aşikâr olmakla birlikte buradaki temel problemin bu tanımlamaların toplumsal karşılığındaki güç eşitsizliği olduğu da açıktır. Cinsiyet kaynaklı ayrımcılık ve eşitsizlik yansımalarının ise heteroseksüel erkekler dışında kadınları, LGBTİ+ bireyleri ve çocukları orantısız şekilde hedef aldığı görülmektedir. Buradaki eşitsizlik toplumun kadın ve erkek bireylere biçtiği roller ve biçilen roller sonrasında bireylerden beklenenler sebebiyle meydana gelmektedir. Örneğin, kadınların “anaç, derleyen, toparlayan” olarak toplum karşısında belirli bir çerçeveye oturtulması akabinde doğum sonrası erkek bireylerden daha fazla özveri beklenmesine sebebiyet vermektedir.

Kadınlar bu ve buna benzer temel örneklerle yaşam hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı, adalete erişim hakkı, iş hayatında fırsat eşitliği hakkı gibi temel insan hakları kapsamında yüzyıllardır ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar. Peki, böyle bir iklimde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hukuka yansımasının ne denli vahim olduğu tartışmaya açık olabilir mi? Tartışmasız bir şekilde hayır. Kadınların adalete erişimi de adil yargılanma hakkına erişimi de böyle bir iklimden bağımsız sürebilmiş değildir.

III. “KADININ BEYANI ESASTIR” İLKESİ VE ÇIKIŞ NOKTASI

Kadının beyanı esastır ilkesi uygulamada özellikle Ceza Hukuku alanında karşılığı olan bir ilkedir. Kadının beyanının esas alınacağına ilişkin yaklaşım ilk olarak Yargıtay’ın eski bir içtihadı sebebiyle hukuk hayatına dahil olmuştur. Yargıtay’ın yerleşik içtihadında Yargıtay 5. Ceza Dairesi 2003/4048 Esas, 2004/2528 Karar sayılı kararı etkili olmuştur (Yargıtay 5. CD., E. 2003/4048, K. 2004/2528). Bahse konu karar “suç kanıtı aramanın bir çok olayın karşılıksız ve cezasız kalması gibi istenmeyen bir sonuca yol açacağı ve şikâyetçinin başkasına zarar vermek için kendisine zarar vermesinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı” şeklinde belirttiği ve gerekçesiyle verdiği kararda değindiği “her ne kadar delil olmasa da şikâyetçi kadının beyanı esas alınarak sanığın cezalandırılmasına karar verildi” kısmı “Kadının Beyanı Esastır İlkesi” kapsamında hukuk dünyasına ve hayatlarımıza dahil olmuştur.

Bahse konu karar akabinde benzer cinsel suç yargılamalarında da benzer bir yaklaşımla uygulama alanı bulan bu ilke, toplumda ve çeşitli politik güruhlarda her ne kadar “ayrımcı, mağduriyet yaratan, eşitsiz” şeklinde eleştirilere açık hale gelmiş olsa da; asıl politik olan kadınların, LGBTİ+ bireylerin ve çocukların heteroseksüel erkeklere oranına kat be kat şiddete maruz kalmasıdır. Kadının beyanının neden esas alınması gerektiği hususu da aslında bahse konu kararın devamında yer almaktadır. Kadının beyanı esastır ilkesinin temel çıkış noktası, cinsel şiddettir. Ceza Hukuku alanında çalışan uygulaycıların bildiği üzere, cinsel suçlar muhteviyatı (doğası) gereği tanıksız, kapalı kapılar ardında işlenen ve çoğunlukla taraf olarak yalnızca mağdur ile failin bulunduğu suç tipleridir. İlgili suçun en önemli delillerinden özellikle biyolojik delillerinin, soruşturma ve kovuşturma aşamasında oldukça hızlı ve kolay kaybolması hali; kadınların mağduriyetinin cezasız kalmasına sebebiyet vermektedir (CMK, m. 160 vd.).

Bu yalnızca mağdurların adalete erişimini engellememekte aynı zamanda şiddet faillerinde de cezasızlık algısına sahip olmasına sebebiyet vermektedir. Bu noktada, kadının beyanı esastır ilkesinin aslında yalnızca kadın mağdurlara yönelik uygulama alanı bulmadığını söylemek de mümkündür. Burada korunan hukuki değerin “mağdurun beyanı” olduğu hususu göz ardı edilmemelidir. Yani, suçtan zarar görene ve mağdura cinsiyet ayırt edilmeksizin çocuk, erkek, kadın için de mağdurun beyanı esastır ilkesi esas alınmaktadır. Özetle, kadının beyanının esas alınmadığı bir hukuk sistemi, politik olmakla beraber kamu yararını da zedeler niteliktedir.

Bahse konu ilke, Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında etkin ve etkili soruşturma yöntemlerini ekarte etmemekle aksine kuvvetli suç şüphesini beslediğinden kolaylaştırıcılık rolü üstlenmektedir. Bu ilke “kadın ya da diğer bir deyişle mağdur ne diyorsa o doğrudur.” dememektedir. Adalet, hukuk ve kamu yararı kapsamında iddia edilenin ciddiyetle dikkate alınarak, ivedilikle soruşturma sürecine geçilmesi bu süre zarfında potansiyel mağduriyetlerin önlenmesi amacıyla geçici hukuki tedbirlerin alınması, gerektiği takdirde kovuşturmaya devam olunması ile şiddet failinin mahkeme huzurunda usule uygun yargılamasının yapılmasını ifade eder.

IV. MAĞDURLARIN MARJİNALLEŞTİRİLMESİ VE AYRIMCILIK YASAĞI KAPSAMINDA “KADININ BEYANI İLKESİNİN” EHEMMİYETİ

Yazımızın temel çerçevesini oluşturan “Kadının Beyanı” ilkesinin yukarıda detaylıca izah edildiği üzere aslında “Mağdurun Beyanı” şeklinde genişleterek yorumlanması; dezavantajlı konumda olan tüm mağdurların —çocuk, kadın, LGBTİ+ bireyler— hak arama hürriyetleri kapsamında lehe işlev kazandıracaktır. Bu ilkenin ortaya çıkmasına sebebiyet veren mağduriyet ve cezasızlık algısı da bu yaklaşıma ihtiyaç olduğunu destekler niteliktedir. Ancak, uygulamada gelinen hal dikkate alındığında günden güne mağdurların beyanının itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı politik iklimi de göz ardı etmemek gerekmektedir.

Esasen “Kadının Beyanı” ilkesinin de temeli olan “Ayrımcılık Yasağının” ne olduğuna da hakkaniyetli bir açıklık getirilmelidir. “Ayrımcılık Yasağı”, “Eşitlik İlkesi” ile iç içe geçmiş bir düzenlmedir. Eşitlik ilkesinin temeli insan onurudur. T.C. Anayasası’na göre, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.(…)” (T.C. Anayasası, m. 10). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ayrımcılığı, objektif ve makul bir neden olmaksızın, aynı durumdaki kişilere farklı muamelede bulunmak olarak tanımlamıştır. Anayasa Mahkemesi ise eşitlik kavramını, “herhangi bir nesnel ve makul dayanağı olmaksızın aynı durumdaki bireylere farklı muamelede bulunulması” olarak tanımlamıştır.

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na göre ise, “(1) Herkes, hukuken tanınmış hak ve hürriyetlerden yararlanmada eşittir. (2) Bu Kanun kapsamında cinsiyet, ırk, renk, dil, din, inanç, mezhep, felsefi ve siyasi görüş, etnik köken, servet, doğum, medeni hâl, sağlık durumu, engellilik ve yaş temellerine dayalı ayrımcılık yasaktır.” (6701 sayılı Kanun, m. 3) şeklindedir. Genel uluslararası kabule göre; nesnel ve makul bir gerekçenin bulunduğu hal varlığında yapılan farklı muameleler, amaç ile araç arasında orantı olduğu durumlarda ayrımcılık teşkil etmeyecektir. Bununla birlikte eşitlik ilkesi; belirli durumlarda bir devletin ayrımcılığa neden olan veya ayrımcılığın devam etmesine yardımcı olan koşulları azaltmak veya ortadan kaldırmak için pozitif ayrımcılık yapılmasını gerektirebilir.

Detaylıca değindiğimiz ayrımcılık yasağı ve eşitlik ilkesinin ihlali yoğunluklu olarak kadınlar nezdinde ortaya çıkmaktadır. Örneğin, doğum izni, süt izni, doğuma bağlı iş akdinin feshi gibi konular kadınların yalnızca cinsiyetlerinden kaynaklanan durumlardır. Bir başka deyişle, eril otoriterler sebebiyle kadının evlendikten sonra kök aile soyadını tek başına kullanamaması da yine cinsiyet temelli ayrımcılıktır.

Tüm bu değerlendirmeler ışığında, toplum nezdinde kabul gören ve çoğu zaman yargıya da taşınan “makul mağdur” yaklaşımından söz etmek ve aksi hal varlığında “mağdurların marjinalleştirilmesi” hususundan bahsetmemiz gerekliliği doğmuştur. Kadınlar, toplum tarafından “makul kadın” rolüne uygun şekillenmediklerinde ve sonrasında herhangi bir hak ihlali yaşadıklarında ataerki tarafından çoğunlukla örselenmektedirler. Özellikle cinsel suçlar alanında; kadınların “makul kadın” olmadıkları için erkekleri davranışlarıyla tecavüze yönlendirebildiği yaklaşımı empoze edilmiştir. Bu zihniyet kadın bedeni ve makul kadınlık üzerinden “mağdurların marjinalleştirilmesi” olup; açıkça cinsiyet temelli ayrımcılıktır. Kadınların söylediklerinin ciddiye alınmaması ise yargılama süreçlerinde kadınlara yönelik bilgisel adaletsizlikleri beraberinde getirir.

V. BİLGİSEL ADALETSİZLİK ÇEŞİTLERİ: TANIKLIKLA İLGİLİ ADALETSİZLİK VE HERMENOTİK ADALETSİZLİK ÇERÇEVESİNDE MAĞDUR BEYANI

Makul kadınlık ve bu zihniyetin beslediği ataerki düzeni sebebiyle kadınlar yalnızca gündelik hayatlarında değil özellikle mağduru oldukları cinsel suçlar bakımından da çeşitli, sistematik ve kurgusal cinsiyet temelli ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar. Bahsedilen bu iklimde, mağdurların marjinalleştirilmesi sonrasında kadınların beyanlarının itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı da çeşitli yargı kararları ile sabittir.

Bilgisel adaletsizliği Miranda Fricker’ın görüşleri ile açıklayan Gülriz Uygur’un anlatimi bu konuda oldukça açıklayıcıdır (Fricker, 2007; Uygur, 2020). Şöyle ki, özellikle marjinalleştirilen kişilerin bilgilerine değer verilmeyip onların bilen özne olarak kabul edilmemeleriyle ilgilidir. Uygur, Fricker’in bilgisel adaletsizliği tanıklıkla ilgili adaletsizlik (testimonial injustice) ve hermeneutik adaletsizlik (hermeneutic injustice) olarak ikiye ayırdığını belirtmektedir. Tanıklıkla ilgili adaletsizlik, mağdurların dil, din, ırk, cinsiyet vb. farklılıkları sebebiyle marjinalleştirilmeleri ve eşitsiz bir tutumla önyargılı davranılması ile alakalıdır. Yani, ataerkinin güç terazisinde daha az ağırlığa sahip olan kişilerin kimi zaman beyanlarına itibar edilmemesine kimi zaman ise beyanlarının dinlenmeye değer görülmemesine sebebiyet vermektedir.

Diğer bir bilgisel adaletsizlik türü olan hermeneutik adaletsizlik ise bilginin üretim sürecinden güçsüz konumda olanların deneyimlerinin dışlanmasıyla ilgilidir. Bu adaletsizlik türü kişinin kendisinin veya içinde bulunduğu grubun içinde bulunduğu yapısal adaletsizliklerden kaynaklı olarak marjinalleştirilmesiyle ilgilidir. Bu doğrultuda hermeneutik adaletsizliğe maruz kalan kişilerde kendi deneyimini aktaracağı veya onu anlamlı kılacağı bilgisel kaynaklarından yoksun bırakılmaktadırlar. Ancak buradaki adaletsizlik dinleyenlerin kendi önyargılardan ziyade, yapısal adaletsizliklerden (structural injustices) kaynaklanan önyargılardan kaynaklanmaktadır.

Her iki adaletsizlik türü açısından da yargılama safhalarında mağdurların beyanlarının toplumsal bilgisizlik ve güç eşitsizliği sebebiyle itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı açıktır. Tüm bu çerçevede özellikle cinsel suçlar anlamında mağdurların beyanlarının esas alınarak incelenmesi hem yaygın adaletsizlik neticelerini önleyecek hem de adil yargılanma bakımından eşitliği sağlayacaktır.

VI. “KADININ BEYANI ESASTIR İLKESİ” VE FEMİNİST YAKLAŞIM

Değerlendirmelerimize esas konu “Kadının Beyanı” ilkesi olmakla birlikte; çalışmamızın tamamı bu ilkenin feminist perspektiften değerlendirilmesi üzerinedir. Bu sebeple, tam da bu noktada “Feminizm” ve “feminist yaklaşım” üzerine tanımlamada bulunmak gerekmektedir. Feminizm, temelde cinsiyet ayrımcılığına karşı tavır alan, kamu ve özel bütün alanlarda kadınların maruz kaldığı baskıların ve denetimlerin ortadan kaldırılmasının gerekliliğini savunan ve ataerkil yapılanmaların önüne geçerek kadınların meşru haklarına ulaşması için mücadele eden bir yaklaşım şeklinde tanımlanabilmektedir. Feminizm kelimesinin kökeni, Fransızca kadın anlamına gelen “femina” sözcüğünden türemiştir.

Feminizm topluma yansıyan yaygın yanlış düşünce olan “kadın üstünlüğü” aksine tam da kadına diğer cins olan erkeklerle eşit yaklaşım tarzının benimsenmesi, cinsiyete dayalı ayrımcılık karşıtlığıdır —bu konu kapsamında radikal feministler dahi kadını merkeze alan bir yaklaşım benimsemekle üstünlük anlayışına sahip değillerdir. Radikaller kadınları merkeze alan, kadın kültürünü destekleyici ve erkeklerin ihlal edemeyecekleri “kadın alanı” (womanspace) oluşturmaya çalışmışlardır. Feminizm, kadınların kadın oldukları için örselenmesinin, “korunmaya muhtaç durumda bırakılmasının” önüne geçmek üzere yürütülen kadının insan hakları mücadelesidir.

Özel olan politik ise; kadının insan hakları için mücadele eden feminizmin pek tabii ki “kadının özgürlüğüne” dayanan siyasi bir hareket olduğunu da söylemek mümkündür. Feminist yaklaşım 18. yüzyıla gelindiğinde teorik anlamları bakımından belli bir zemine oturmaya başlamıştır. Mary Wollstonecraft’ın 1792’de yayımladığı ve feminist kuram tarihindeki ilk önemli çalışma olarak kabul edilen “A Vindication of the Rights of Woman” (Kadın Haklarının Savunusu) adlı eseri, feminist düşünce için başat eser niteliğindedir (Wollstonecraft, 1792).

“Kadının Beyanı İlkesi” kapsamında feminist yaklaşım ise, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hakim olduğu devlet ve yargı sistemlerinde, kadın mağdurun merkeze alınarak süregelen eşitsizliğin doğurduğu ayrımcılıkla adalete erişiminin önündeki kanuni erilliğe müdahale ediyor oluşudur. Yani, kadının beyanı esastır ilkesi en başta T.C. Anayasası’nda bulunan düzenlemeler başta olmak üzere hiçbir şekilde cinsiyete dayalı bir ayrımcılığa sebebiyet vermemektedir. Aksine, uygulamaya gelindiğinde ataerkil toplum sistemiyle eril tutuma maruz bırakılan kadın mağdurlar bakımından eşitliğe hizmet eden en temel ilkedir. Ne zaman ki toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmasız bir şekilde başta toplum sonra yargıya taşınır o zaman ki, mağduriyet yalnızca kadın, LGBTİ+ bireyleri ve çocukları yoğunluklu olarak hedef almaz. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir devlet mümkün olduğunda tartışacağımız temel ilke de “kadının beyanı esas” değil, “mağdurun beyanı esas” olacaktır.

VII. “KADININ BEYANI ESASTIR” İLKESİNİN, KADIN MAĞDURUN BEYANINA İTİBAR EDİLMESİ KAPSAMINDA TEK KRİTER OLMAYISI

Politik güruhlar ve spesifik bazı kesimler tarafından birçok kez yargıda “Kadının Beyanı İlkesi” tek başına bir değerlendirme kıstasıymış başkaca herhangi bir değerlendirme aracı yokmuş ve bu sebeplerle de toplumda kadın mağdurlardan çok yoğunluklu bir erkek mağduriyeti varmış algısı sıklıkla gündeme getirilmektedir. Ancak, uygulamada aktif rol alan hukukçular özellikle de avukatlar olarak bizler adli mercilerin esas olarak mağdurun beyanının delil tespitini sağlarken; mağdurun yaşı, kişiliği, ruh sağlığı, kendi içinde verdiği beyanlarla çelişip çelişmediği, fail ve mağdurun arasındaki ilişki ve sanığın da savunmalarıyla çelişip çelişmediği gibi başkaca kriterleri de hükme esas alarak ve tüm dosya kapsamını birlikte değerlendirerek hüküm verdiğini bilmekteyiz.

Özellikle son yıllarda Yargıtay’ın “kadın mağdurun beyanını” hükme esas alırken irdelediği başkaca kriterlerden de bahsetmek gerekmektedir. Bu kriterler şu şekildedir:

• Mağdurun beyanı hayatın olağan akışına aykırı olmamalıdır.

• Mağdur beyanları tüm aşamalarda samimiyetinde şüpheye düşürmemelidir. Tutarlı olan iddiaları içermeli ve beyanlar ayrıntılı ve istikrarlı olmalıdır.

• Mağdur ile sanık arasında iftira atmayı gerektirecek bir husumet bulunmamalıdır.

• Mağdur beyanının güvenilirliğini sarsacak herhangi bir veri elde edilmemelidir.

• Mağdur yaşadığı olay sonrasında çok gecikmeksizin adli mercilere başvurmalıdır. Mağdur anlatımları tanık beyanları ile doğrulanmalıdır. Doktor raporu varsa beyanlarla uyumlu olmalıdır.

• Mağdurun iddiaları kendi onur ve namusunu ilgilendiren konularla ilgili olmalıdır. Beyanların arkasında başka bir neden yatmamalıdır.

 

Uygulamada “kadının beyanına” ek olarak aranan bu kriterlerden de görüleceği üzere, her ne kadar “kadının beyanı esastır” ilkesi hukuka sirayet ettiğinden beri, “hukuk nezdinde kadının beyanı her şeyin üstünde, kadınların tek lafı ile mahkûmiyet verilir oldu” şeklinde bir toplumsal algı yaratılmaya çalışılmış olsa da; vaziyet hiç de bu noktada değildir. Yargıtay’ın aradığı ek kriterlerden de görüleceği üzere; çoğunlukla mağdurun yargılandığı, mağdura sürekli olarak suça konu olayın anlatıldığı, mağdura ikincil mağduriyet yaşatıldığı, mağdurların suça konu olay esnasında yer zaman bakımından çeşitli sorulara maruz bırakıldığı, psikolojik durumunun, travma sonrası bozulan duygu-durum halinin dahi göz ardı edilerek bir inceleme yapıldığı aşikardır.

Tecavüz davası açan kadınlar kendilerine ikinci kez tecavüz edildiğini, ikincinin duruşma sırasında gerçekleştiğini söylerler (Cinsel Şiddete Karşı Feminist Yöntem, 2011: 9). Saydığımız bu sebeplerle “kadının beyanı ilkesinin” hukukumuzda ne denli önemli olduğunu, mağdurlar açısından uzun yıllar sonrasında kazanılmış bir zihniyet zaferi olduğunu söylemek yerinde olacaktır.


 

KAYNAKÇA

 

Mevzuat ve Uluslararası Düzenlemeler

T.C. Anayasası (1982).

5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (2004).

6701 Sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu (2016).

Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi). https://istanbulsozlesmesi.org/sozlesmenin-tam-metni/

Yargı Kararları

Yargıtay 5. Ceza Dairesi, E. 2003/4048, K. 2004/2528.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Opuz v. Turkey, Başvuru No: 33401/02, 09.06.2009. https://hudoc.echr.coe.int/

Kitaplar

Dönmezer, S. (1998). Suçsuzluk Karinesi Üzerine Düşünceler. Prof. Dr. Nurullah Kunter’e Armağan, s. 67. İstanbul.

Fricker, M. (2007). Epistemic Injustice: Power and the Ethics of Knowing. Oxford University Press.

Oakley, A. (1972). Sex, Gender and Society. Temple Smith.

Öztürk, B., Erdem, M. R. ve Özbek, V. Ö. (2007). Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku (11. Baskı). İstanbul.

Wollstonecraft, M. (1792). A Vindication of the Rights of Woman: With Strictures on Political and Moral Subjects. J. Johnson.

Makaleler

Cinsel Şiddete Karşı Feminist Yöntem (Kış 2011). Feminist Politika, s. 9.

Karacan, O. (2021). Kadının Beyanı Esastır İlkesi ve Bağlamsallık. Çukurova Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı.

Uygur, G. (2020). Adaletsizlik Perspektifinden Yargılama: Toplumsal Cinsiyet Önyargıları ve Klişeleri Bağlamında İstanbul Sözleşmesi. Türkiye Barolar Birliği Dergisi, (146), 265 vd.

İnternet Kaynakları

BiaNet: Cinsel Tacizin İspatı Olmaz, Kadının Beyanı Esas Alınmalı. http://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/124502-cinsel-tacizin-ispati-olmaz-kadinin-beyani-esas-alinmali

DergiPark, Makale. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/100951

DergiPark, Makale. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/398476

JAVS Studies, Makale. https://javstudies.com/files/javstudies_makaleler/8609077f-02af-42dc-91f0-50ab34ecf4f7.pdf

Kadının Beyanı Esastır İlkesi. https://hukukif.com/kadinin-beyani-esastir-ilkesi/

KaosGL. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=19183

Toplumsal Cinsiyet Nedir? https://nonviolence.wri-irg.org/tr/resources/2012/toplumsal-cinsiyet-nedir

Av. Begüm Osma Yılmaz Yazdı: Kanunun Sustuğu Yerde: "Müstehcenlik" Kimi Susturuyor?

  Kanunun Sustuğu Yerde: "Müstehcenlik" Kimi Susturuyor? Türk Ceza Kanunu m. 226'nın kanun tekniği bakımından değerlendirilmes...