Kanunun Sustuğu Yerde: "Müstehcenlik" Kimi Susturuyor?
Türk Ceza Kanunu m. 226'nın kanun tekniği bakımından değerlendirilmesi
Begüm Osma Yılmaz
Avukat, İstanbul Barosu
30 Eylül 2026
Son bir yılda kamuoyunun gündemine giren birkaç ayrı dosyaya bakıldığında dikkat çekici bir örüntü görülüyor: bir sanatçı beraat kararının hemen ardından yeni bir soruşturmayla karşı karşıya kalıyor, bir sosyal medya kullanıcısı yıllar süren bir yargılama sürecinin ardından beraat ediyor, bir asır önce yazılmış bir edebiyat eseri hâlâ toplatma taleplerine konu olabiliyor, bir menajerlik şirketi yöneticisi hakkındaki iddianamede sosyal medya paylaşımları gerekçe gösteriliyor. Bu dosyaların hukuki dayanağı aynı: Türk Ceza Kanunu’nun 226. maddesinde düzenlenen müstehcenlik suçu. Bu yazı, söz konusu maddenin kanun tekniği bakımından taşıdığı sorunları ve bunların uygulamaya nasıl yansıdığını ele alıyor.
Türk Ceza Kanunu’nun 226. maddesi, yürürlüğe girdiği 2004’ten bu yana "müstehcenlik"i hiç tanımlamadı. Ne madde metninde ne gerekçesinde bir tanım var; Yargıtay’ın kendi ifadesiyle içeriğin belirlenmesi "öğreti ve içtihada" bırakılmış durumda. Korunduğu iddia edilen değer ise "toplumun ar ve haya duyguları," yani "genel ahlak" — Anayasa Mahkemesi’nin bizzat kabul ettiği gibi, "soyut ve değişken," topluma ve döneme göre değişen bir kavram.
Bu yalnızca teorik bir eksiklik değil. Madde, kanun tekniği açısından da baştan sona sorunlu kurulmuş; bu sorunlar sahada kimin hedef alınacağını doğrudan belirliyor. Aşağıda bu eksiklikleri tek tek, gerekçeleriyle sıralıyorum.
I. Bir Suç Tipi Olarak, TCK 226’nın Düzenlenme Şekli Yapısal Olarak Kusurlu
1) Tanımsız, "normatif" bir unsur üzerine kurulu. Ceza hukukunda bir fiilin suç sayılabilmesi için unsurlarının önceden, açık ve öngörülebilir şekilde belirlenmiş olması gerekir (Anayasa m. 38 — kanunilik ve belirlilik ilkesi). Madde 226’da ise "müstehcen" ne demektir, hiçbir yerde yazmaz. Yargıtay bunu "normatif (değerlendirilebilir) bir unsur" olarak nitelendirip içeriğin doldurulmasını doğrudan "öğreti ve içtihada" havale eder. Yani bir davranışın suç olup olmadığına, yasama organı değil — dava, mahkeme — yargı karar verir. Bu, suçun kanunla değil fiilen içtihatla ihdas edilmesi anlamına gelir ve kanunilik ilkesiyle gerilim içindedir.
2) Seçimlik hareketler arasında ölçüsüz eşitleme. Madde 226/4’ün metni şöyledir:
"Şiddet kullanılarak, hayvanlarla, ölmüş insan bedeni üzerinde veya doğal olmayan yoldan yapılan cinsel davranışlara ilişkin yazı, ses veya görüntüleri içeren ürünleri üreten, ülkeye sokan, satışa arz eden, satan, nakleden, depolayan, başkalarının kullanımına sunan veya bulunduran kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır."
Ceza hukukunda bu tür düzenlemelere "seçimlik hareketli suç" denir: kanun koyucu tek bir suç tipi içinde birden fazla fiil sayar, bunlardan herhangi birinin gerçekleşmesi suçun oluşması için yeterlidir. Madde 226/4’te sayılan sekiz fiil şudur: (i) üretmek, (ii) ülkeye sokmak, (iii) satışa arz etmek, (iv) satmak, (v) nakletmek, (vi) depolamak, (vii) başkalarının kullanımına sunmak, (viii) bulundurmak. Sorun, kanun koyucunun bu sekiz fiil arasında hiçbir ağırlık farkı gözetmemiş olmasıdır: hangisi işlenirse işlensin, öngörülen ceza aralığı aynıdır — 1 ila 4 yıl hapis.
Bunun pratikteki karşılığı şudur: binlerce kopya üretip ticari amaçla dağıtan bir kişi ile yalnızca kendi özel kullanımı için evinde tek bir görüntü bulunduran bir kişi, madde metnine göre aynı suçtan (m. 226/4) ve aynı ceza aralığından yargılanır. Failin amacı (ticari kazanç mı, kişisel merak mı), fiilin yaygınlık derecesi (binlerce kopya mı, tek bir adet mi) ya da içeriğin üçüncü kişilere ulaşıp ulaşmadığı, kanunda herhangi bir ceza indirimi ya da ayrım sebebi olarak düzenlenmemiştir.
Bu sorun, 2015’te Anayasa Mahkemesi’ne yapılan itirazda dört üyenin (Serruh Kaleli ve Serdar Özgüldür’ün birlikte imzaladığı) karşı oy gerekçesinde açıkça dile getirilmiştir: "...kuralda belirtilen cinsel ilişkileri ihtiva eden DVD’leri binlerce miktarda üreten bir fail ile sadece seyretmek amacıyla evinde bir adet bulunduran fail aynı ceza yaptırımı ile karşı karşıya kalacaktır... bu haliyle dahi... ‘hakkaniyet’ ve ‘ölçülülük’ ilkelerine uyarlı düşmediği çok açıktır." Karşı oyun işaret ettiği ilke nettir: ceza hukukunda yaptırımın, fiilin ağırlığı ve toplumsal tehlikesiyle orantılı olması gerekir (ölçülülük ilkesi). Madde 226/4, seçimlik hareketler arasında böyle bir orantılama yapmayarak bu ilkeyi gözetmemiştir.
3) "Soyut tehlike suçu" tasarımı, özel hayatın gizliliğine giriyor. Madde 226/4 kapsamındaki bulundurma/depolama fiillerinin cezalandırılması için içeriğin üçüncü kişilere yayılmış olması aranmıyor; suç, yalnızca evde saklanmakla dahi oluşabiliyor. Anayasa Mahkemesi’nin 2015 kararına muhalefet eden üyelerden Osman Alifeyyaz Paksüt’ün yazdığı gibi: "doğal olmayan yollardan yapılan cinsel davranışları içeren ses, yazı ve görüntülerin kişilerin mahremiyet alanında kaldığı ve toplumla paylaşılmadığı müddetçe, kanunla korunmak istenen hukuki yararı haleldar etmesi mümkün değildir." Bu, Anayasa m. 20’de güvence altına alınan özel hayatın gizliliğine, somut bir gerekçe gösterilmeksizin girmek demektir.
4) "Doğal olmayan yol" ibaresi, madde içinde tanımsız bırakılmış ikinci bir muğlak kavram. Kanunda bunun ne anlama geldiği hiç açıklanmıyor. 2015’te Anayasa Mahkemesi bu ibarenin iptal talebini reddetti, ama gerekçeli karşı oylar önemli: o tarihte Yargıtay içtihadı, rızaya dayalı anal, oral, eşcinsel ya da grup ilişkileri bile bu tanıma sokabiliyordu — bir karşı oyun ifadesiyle, "her tür cinsel davranışın, yetişkinler arasında ve rızaya dayalı olduğu, şiddet veya zorlama içermediği, toplum önünde sergilenmediği müddetçe... temel özgürlükler kapsamında kaldığı açıktır." Beş yıl sonra, 2020’de Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu görüşü büyük ölçüde benimsedi: "doğal olmayan yoldan" ibaresinin ancak zoofili, nekrofili ya da ensest gibi rıza dışı ve aşağılayıcı davranışları kapsayabileceğine, rızaya dayalı anal, oral, eşcinsel ya da çoklu ilişkilerin bu tanıma girmeyeceğine karar verdi. Ancak bu bir içtihat değişikliği — kanun metni hâlâ aynı, ibare hâlâ orada duruyor ve bir sonraki Ceza Genel Kurulu içtihat değiştirirse (nitekim 2015’ten 2020’ye zaten bir kez değişti) uygulama yeniden genişleyebilir. Hukuki güvenlik, içtihadın kalıcılığına değil kanunun açıklığına dayanmalıdır.
5) Sanatsal-edebi eser istisnası (f. 7) var, ama bunu işletecek kurumsal bir mekanizma yok. Madde, bilimsel eserlerle sanatsal/edebi değeri olan eserleri suç kapsamı dışında bırakıyor. Ama bir eserin "edebi değeri" olup olmadığına kim, nasıl karar verecek, kanunda belirtilmiyor. Bu boşluk sahada tam bir keşmekeşe dönüşüyor: Chuck Palahniuk’un "Ölüm Pornosu" ve William Burroughs’un "Yumuşak Makine" davalarında mahkeme, dünya edebiyatının saygın eserlerini değerlendirecek "tarafsız" bir bilirkişi bulamamış, üniversitelerden yanıt beklerken davayı yıllarca sürüncemede bırakmıştır. İstisna kâğıt üzerinde var, ama onu hayata geçirecek uzmanlık mekanizması yok — bu da istisnayı büyük ölçüde işlevsiz kılıyor.
6) İdari bir kurul, fiilen yargısal bir tespit yapıyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı "Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu," bir eserin "müstehcen" olup olmadığına dair bilirkişi raporu hazırlıyor ve bu raporlar mahkemelerde belirleyici ağırlık taşıyor. Yürütmeye bağlı, kuruluşunda edebiyat veya sanat uzmanlığı garanti edilmeyen idari bir organın, ifade özgürlüğünü doğrudan etkileyen bu tür bir tespiti fiilen yapması, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı açısından da tartışmaya açıktır.
Bu altı kusur bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şudur: kanun koyucu, gerçek amacı olan çocuğun korunmasını madde 226/1 ve 226/3’te zaten düzenlemiş; ama maddenin geri kalanını o kadar açık uçlu bırakmış ki, uygulamada kimin hedef alınacağını —sanatçı mı, kadın içerik üreticisi mi, LGBTİ+ birey mi— kanun değil, o günkü savcı, bilirkişi ya da mahkeme heyeti belirliyor.
II. Uygulamadan Örnekler: Boşluk Somut Olaylarda Nasıl İşliyor?
Merve Taşkın. Sosyal medya fenomeni Taşkın, Instagram paylaşımları yüzünden müstehcenlikten yargılandı; 2021’de bir davadan 5 ay (ertelenmiş) ceza aldı, ikinci davadan ise İstanbul 55. Asliye Ceza Mahkemesi 26 Ocak 2023’te beraatine karar verdi. Savcılığın mütalaasındaki ölçüt öğretiye de uygundu: bir içeriğin müstehcen sayılması için "bilimsel ve artistik değeri bulunmaması" ve "salt cinsel dürtüleri istismar ederek kazanç sağlama amacı" taşıması gerekir. Kararın usul boyutu da kayda değer: iddianameye dayanak teşkil eden dijital içeriğin aidiyetinin teknik olarak tespit edilememesi ve karşı tarafça hukuka aykırı yollarla elde edilmiş delil sunulması, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 217/2. maddesindeki "yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir" kuralının somut bir uygulamasıdır.
Akdaş / Türkiye. Hades Yayınevi’nden Rahmi Akdaş, Apollinaire’in erotik romanı "On Bir Bin Kırbaç"ı 1999’da bastığı için müstehcenlikten mahkûm oldu; mahkeme kitabın toplatılıp imhasına, Akdaş’a ağır para cezasına karar verdi. AİHM, 2010’da oybirliğiyle Türkiye’yi ifade özgürlüğünü ihlalden mahkûm etti: eser Fransa’da 1907’de basılmış, dünyada onlarca dile çevrilmiş ve 1993’te Gallimard’ın "La Pléiade" dizisine girmişti. Mahkemenin sözleri hâlâ çarpıcı: "Avrupa Konseyi üyesi devletlerin kültürel özelliklerine verilen önem, Avrupa edebiyat mirasına ait bir esere halkın erişimini engellemeye kadar gidemez."
Chuck Palahniuk, "Ölüm Pornosu." Bilirkişiler beraat önerdi, ama mahkeme 2012’de beraat değil, "kovuşturmanın ertelenmesi"ne karar verdi — kitabın müstehcen olmadığına dair açık bir hüküm hiç kurulmadı.
Mabel Matiz. "Perperişan" şarkısı için 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan sanatçı, Aile Bakanlığı’nın davaya müdahil olmasının ardından 8 Mayıs 2026’da beraat etti. Ama 13 Ağustos 2026’da bu kez "Ha Leylim" adlı şarkısı için yeni bir müstehcenlik soruşturması açıldı. Beraatin hemen ardından başka bir eser üzerinden yeniden hedef alınması, istisnanın (f.7) uygulamadaki zayıflığını bir kez daha gösteriyor.
Manifest / Tolga Akış. 28 Ağustos 2026’da grup menajeri Tolga Akış, müstehcen yayına aracılık, uyuşturucu ve kara para suçlamalarıyla tutuklandı; iddianamede grubun paylaşımlarının "LGBT+’ı teşvik edici" olduğu öne sürülüyor. Dosya çok yeni ve henüz sonuçlanmadı; ihtiyatla izlenmeli.
III. Aynı Belirsizlik, Yasa Yapım Sürecinde de Tekrarlanıyor
Yukarıda madde 226 özelinde tespit edilen kanunilik/belirlilik ve eşitlik sorunları, hâlihazırda tasarı aşamasındaki düzenlemelerde de karşımıza çıkıyor. Ekim 2025’te kamuoyuna yansıyan 11. Yargı Paketi taslağı, TCK m. 225’e "doğuştan gelen biyolojik cinsiyete... aykırı tutum ve davranışta bulunan" kişiye 1-3 yıl, aynı cinsiyetten kişilerin nişan veya evlilik törenine 1,5-4 yıl hapis cezası eklemeyi ve cinsiyet uyum sürecindeki yaş sınırını 18’den 25’e çıkarmayı öngörüyordu. "Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete aykırı tutum ve davranış" ibaresi, tıpkı m. 226/4’teki "doğal olmayan yol" ibaresi gibi, kanun metninde hiçbir şekilde tanımlanmamış; bu da aynı belirlilik sorununu, bu kez doğrudan cinsiyet kimliği temelinde bir suç tipi olarak tekrar üretiyordu. İnsan Hakları İzleme Örgütü, düzenlemenin Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerindeki özel hayata saygı ve ayrımcılık yasağı yükümlülükleriyle bağdaşmadığını değerlendirdi.
Bu hükümler, kamuoyu ve sivil toplum kuruluşlarının Meclis’e ilettiği görüşler sonucunda, paket TBMM Başkanlığı’na resmen sunulmadan önce, Kasım 2025’te taslaktan çıkarıldı; 11. Yargı Paketi 25 Aralık 2025’te bu hükümler olmaksızın yasalaştı — nitekim TCK m. 225’in yürürlükteki metni bugün hâlâ tek fıkradan ibarettir. Ne var ki aynı düzenlemeler 2026’da 12. Yargı Paketi taslağında yeniden yer aldı; bu kez de Meclise sunulan nihai metinden çıkarıldı (59 maddelik taslaktan 29 madde Meclise gönderildi). Bir düzenlemenin, aynı anayasal itirazlara rağmen art arda iki yasama dönemi taslağında tekrar gündeme gelmesi, söz konusu sakıncanın münferit bir madde hatasından değil, yasa yapım sürecinin kendisinden kaynaklandığını gösteriyor.
IV. Sonuç: Kanun Ne Yapmalı?
Yukarıdaki altı kusurun her biri, aslında somut bir reform maddesi. Kanun koyucu isterse: "doğal olmayan yol" ibaresini, Yargıtay’ın 2020’de vardığı dar tanımla (rıza dışı, aşağılayıcı, parafilik davranışlarla sınırlı) doğrudan kanun metnine yazabilir; seçimlik hareketler arasında failin kastına ve fiilin ağırlığına göre kademeli ceza öngörebilir; bulundurma/depolama fiilini, ancak üçüncü kişiye yayma veya dağıtma kastı varsa cezalandırabilir; sanatsal-edebi istisnanın işlemesi için bağımsız, akademik yetkinliğe sahip bir bilirkişi mekanizması kurumsallaştırabilir.
Ceza hukukunun temel ilkelerinden ölçülülük testi (elverişlilik, gereklilik, orantılılık), bir sınırlamanın meşru amaçla sınırlı tutulmasını şart koşar. Madde 226’nın meşru amacı, kendi lafzında ve fıkra sisteminde zaten mevcut: çocukların müstehcen içerikten korunması (f. 1, f. 3, f. 5). Bu amaç ile yetişkinler arası rızaya dayalı, kamuya açılmamış cinsel ifadenin, sanatsal üretimin ve ekonomik faaliyetin cezalandırılması arasında ise gereklilik bağı kurulamaz. Kanun bu ayrımı kendi metninde netleştirmediği sürece, hangi ifadenin ya da hangi bedenin "genel ahlak" adına yargının önüne çıkarılacağını, madde değil; somut olayda savcının, bilirkişinin ve mahkeme heyetinin takdi
ri belirlemeye devam edecektir.