Beden, Toprak, Emek: Nüfus Politikalarının Görünmeyen Yükü
(COP 31’e Doğru)
Av. Arzu Aydoğan
Nüfus politikaları
yalnızca kaç çocuk doğurulacağını değil; nasıl bir dünyada yaşayacağımızı da
belirler. Kadın bedeni ile doğa arasındaki görünmeyen bağ ise bu politikalarda
en çok ihmal edilen gerçektir.
Devletin nüfus politikaları gerçekten kimin hayatını büyütmek istiyor ve kimin
yükünü ağırlaştırıyor?
Son yıllarda dünyanın birçok yerinde düşen doğurganlık
oranları bir “kriz” olarak tanımlanıyor. Yaşlanan nüfus, daralan iş gücü ve
zorlanan sosyal güvenlik sistemleri, devletleri doğrudan ya da dolaylı biçimde
çocuk sahibi olmayı teşvik eden politikalar geliştirmeye yöneltiyor. Ancak bu
politikaların dili ve araçları dikkatle incelendiğinde, meselenin yalnızca
demografik bir denge arayışı olmadığı açıkça görülüyor.
Bu politikalar hem kadınları hem de doğayı hedef alıyor.
Kadınların bedeni, doğurganlığı ve bakım emeği; ekonomik ve
politik hedeflerin bir parçası haline getiriliyor. Oysa üreme hakkı, ulusal ve
uluslararası hukukta açıkça tanımlanmış bireysel bir haktır. Bu hakkın
yönlendirilmesi, sınırlandırılması ya da araçsallaştırılması, yalnızca bir
politika tercihi değil; aynı zamanda ciddi bir hak ihlali riskidir.
Türkiye’de 2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesi de bu
küresel eğilimin bir parçası olarak okunabilir. Evlilik teşvikleri, kredi
destekleri ve doğurganlığı artırmaya yönelik söylemler, ilk bakışta sosyal
politika araçları gibi sunulsa da uygulamada kadınlara doğurma sorumluluğu
yükleyen, bakım emeğini görünmezleştiren ve toplumsal cinsiyet eşitliğini
zedeleyen bir çerçeveye oturuyor.
Ancak mesele yalnızca kadınların kaç çocuk doğuracağı
değil.
Asıl mesele, nasıl bir yaşamın mümkün kılındığı ve bu yaşamın yükünün kimlere
bırakıldığıdır.
Nüfus politikaları yalnızca kaç çocuk doğurulacağını değil,
nasıl bir dünyada yaşanacağını da belirler. Daha fazla nüfus, çoğu zaman daha
fazla üretim ve tüketim baskısı anlamına gelir. Bu baskının maliyeti ise
görünmez bir şekilde doğaya ve o doğayla birlikte yaşayanlara yüklenir. Tarım
alanlarının genişletilmesi, su kaynaklarının daha yoğun kullanımı,
ekosistemlerin tahribatı… Tüm bunlar, nüfus artışını “yönetme” iddiasındaki
politikaların doğrudan ya da dolaylı sonuçlarıdır.
Ve bu noktada kadınlar bir kez daha karşımıza çıkar. Çünkü
doğayla kurulan ilişkinin en yoğun olduğu alanlardan biri olan gıda üretimi ve
bakım emeği, hâlâ büyük ölçüde kadınların omuzlarındadır. Böylece kadın bedeni
ile doğa, aynı politik aklın müdahale ettiği iki alan haline gelir: kontrol
edilen, yönlendirilen ve çoğu zaman sömürülen.
Dünya genelindeki örnekler de bu tabloyu doğrular
niteliktedir. Farklı ülkelerde doğurganlığı artırmaya yönelik politikalar
geliştirilirken, bu politikaların ortak noktası kadınların doğurganlığını
teşvik etmek ve bakım yükünü büyük ölçüde onların üzerinde bırakmak olmuştur.
Ekonomik kaygılarla şekillenen bu yaklaşımlar, hak temelli bir perspektiften
ziyade, nüfusu bir araç olarak gören bir anlayışı yansıtır.
Bugün ise bu tartışmalar, küresel ölçekte başka bir
çelişkiyle yan yana duruyor. Devletler bir yandan iklim krizine çözüm üretmek
üzere bir araya geliyor, karbon emisyonlarını azaltmayı, ekosistemleri korumayı
ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmeyi tartışıyor. Öte yandan aynı
devletler, nüfus artışını teşvik eden, doğurganlığı artırmayı hedefleyen ve
bunu çoğu zaman kadınların bedeni üzerinden kurgulayan politikaları sürdürmekte
ısrar ediyor.
Bu çelişki, özellikle yaklaşan COP31 gibi küresel iklim
zirveleri bağlamında daha da görünür hale geliyor. İklim krizinin temel
nedenlerinden biri olan sınırsız büyüme ve üretim-tüketim döngüsü
sorgulanmadan, nüfus artışını teşvik eden politikaların sürdürülmesi; krizin
kendisini yeniden üretmek anlamına geliyor.
Daha fazla nüfus, mevcut ekonomik model içerisinde çoğu
zaman daha fazla kaynak kullanımı, daha fazla atık ve daha fazla ekolojik yıkım
demektir. Buna rağmen, bu artışın yaratacağı yük ne doğa politikalarında ne de
sosyal politikalarda bütünlüklü bir şekilde ele alınmaktadır.
Daha da çarpıcı olan ise, bu çelişkinin yükünün kimlere
yüklendiğidir. Bir yanda kadınlar, doğurganlıkları üzerinden politika nesnesi
haline getirilirken; diğer yanda doğa, sınırsız bir kaynak gibi görülmeye devam
eder. Böylece kadın bedeni ile doğa, aynı anda yönetilen, yönlendirilen ve
tüketilen iki alan olarak konumlanır.
Bu noktada sivil toplumun ve hak savunucularının meseleye
farklı bir yerden bakması gerekiyor. Nüfus politikalarını yalnızca demografik
veriler üzerinden değil; temel hak ve özgürlükler, toplumsal cinsiyet eşitliği
ve ekolojik adalet çerçevesinde tartışmak zorundayız.
Çünkü kamusal sorumluluk, yalnızca doğumu teşvik etmek
değildir. Kamusal sorumluluk; bakım hizmetlerini erişilebilir kılmak, emeği
adil biçimde paylaşmak, çocukların sağlıklı gelişimi için gerekli altyapıyı
kurmak ve en önemlisi bireylerin bedeni üzerindeki haklarına saygı
göstermektir.
Bugün “aile” ve “gelecek” söylemleriyle meşrulaştırılan
birçok politikanın ardında, aslında çok daha somut bir gerçek yatıyor: ekonomik
sürdürülebilirlik kaygısı. Genç ve geniş bir iş gücü, düşük ücretler ve
güvencesiz çalışma koşulları ile birleştiğinde, bu politikalar toplumun
refahından çok, piyasanın ihtiyaçlarına hizmet eder hale gelebiliyor.
Bu yüzden belki de en temel soruyu yeniden sormak gerekiyor:
Nüfus gerçekten toplum için mi artırılmak isteniyor, yoksa ekonomik düzenin
devamlılığı için mi?
Belki de soruyu biraz daha açık sormalıyız:
İklim krizini çözmek için bir araya gelen devletler, neden aynı anda nüfus
artışını bir hedef haline getiriyor?
Eğer mesele gerçekten yaşamı korumaksa, bu yaşamın yalnızca
sayısal olarak artması değil; adil, dengeli ve sürdürülebilir olması gerekmez
mi?
Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz kriz, yalnızca bir iklim
krizi değil.
Aynı zamanda bir eşitsizlik, bir bakım ve bir haklar krizidir.
Ve bu kriz, ne yalnızca karbon hesaplarıyla ne de doğum
oranlarıyla çözülebilir.
Gerçek çözüm, yaşamı bir bütün olarak ele almakta yatıyor:
Kadınların bedeni üzerindeki haklarını, doğanın sınırlarını ve emeğin adil
paylaşımını birlikte düşünmekte.
Aksi halde, aynı masada hem iklim krizini konuşup hem de o
krizi derinleştiren politikaları sürdürmeye devam ederiz. Ve bu çelişkiyi
“yönetmek”, onu çözmekten daha kolay olduğu sürece, hiçbir zirve gerçek bir
dönüşüm yaratamaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder