8 Mart 2026 Pazar

Av. Handenur DAYICA Yazdı; KADININ İNSAN HAKLARI NEDEN GEREKLİ?

                                                              

                                                             

 BİR TEMAS DENEMESİ:

KADININ İNSAN HAKLARI NEDEN GEREKLİ?

Av. Handenur DAYICA[1]

 

               Hukukun binlerce yıllık tarihi içinde son bin yılda kümülatif bir ilerlemeye sahip insan hakları paradigması, II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileriyle birlikte tüm dünyaya yayılan bir değerler dizisi hâlini almıştır. Ancak bu tarihsel birikim, insanlığın tüm özneleri için aynı doğrusal çizgide ilerlememiştir. Tarım devrimiyle birlikte yerleşik yaşama geçilmesi üzerine derinleşen, antropolojik çalışmalarda tüm kültürlerde ortak bağıntıları bulunduğu gözlenen toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadının erkek karşısında ikincilleştirilen konumu, kadınların, insan haklarına erişiminde bir bariyer oluşturmuştur.

               Kadının; kültürel, tarihsel, ekonomik ve dini gerekçelere dayanılarak ev içi cinsiyet olarak görülmesi, siyasal ve toplumsal yaşama katılması önünde engellerle karşılaşması Fransız İhtilali’yle birlikte artık kamusal alana taşınan bir sorun hâline gelmiştir. Kadınların da erkeklerle aynı haklara sahip olduğunu ve bunun tanınması gerektiğini her alanda tartışmaya açan kadın mücadelesinin ve feminist hukuk tartışmalarının neticesinde, 20. Yüzyılın ikinci yarısında “kadının insan hakları” kavramı bütün dünyaya yayılmıştır.[2]

Kadınlar için toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadınlığa özel (doğum, annelik, kürtaj gibi) deneyimler ve hak ihlâlleri, hak tartışmalarında 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar görünürlük kazanamamıştır. Klasik eşitlik ideasına dayanan insan hakları, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayanan mağduriyet ve ihlâller karşısında yetersiz kalmıştır. Bu sebeple insan hakları, “kadının insan hakları, temel insan haklarıdır” vurgusuyla, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden ele alınmaya başlamıştır.[3] Neticede kadının insan hakları, insan hakları paradigmasının pratik karşılık bulması için elzem bir yaklaşım hâline gelmiştir.[4] Bu metinde insan hakları kavram setinin yanında neden özellikle kadının insan hakları vurgusuna ihtiyaç olduğu, liberal hak teorilerine sapmadan bazı köşelere işaret ederek açıklanmaya çalışılacaktır.

 

ANTROPOLOJİK ÇERÇEVE

               İnsanlığın ilk ayak izlerini görebilmek ve bu adımların hangi anlamlara geldiğini çözümleyebilmek için antropolojiden yararlanılmaktadır. İlerlemeci bir tarihsel anlayışa dayanmadan popüler bir söylemle ilkel insan topluluklarını, ilişkilerini ve hukukiliklerini anlayabilmek için ise disiplinler arası bir yaklaşım olan hukuk antropolojisine (veya hukuki antropolojiye) başvurulmaktadır. Böylece, binlerce yıl önceki insanların ilişkilenme biçimlerinin, sosyalleşmelerinin, davranışlarının hukuka nasıl temas ettiği ya da hukuki çerçeveden nasıl göründüğü çözümlenmeye çalışılmaktadır. Bütün dünyada bütün toplumların koşut bir davranış örüntüsü bulunmamakla birlikte kadın-erkek çatışmasının ve kadının tarihsel konumunun anlaşılabilmesi için bölgesel, kültürel çalışmalar ufuk açıcı olmuştur.

Cinsler arası ayrımın başlangıç noktasını anlamlandırabilmek ve analiz edebilmek için ilk insanlarda aile, doğum, akrabalık ve klan, topluluk ilişkilerine bakmak gerekmektedir. Hâlâ büyük bir tartışma konusu olan aile kavramının kadınlar için tarihsel bağlamdaki ifadesini anlamak, ilk sosyalleşme ve toplumsallaşma girişimlerinde kadının konumunu anlayabilmek için öncelikli araştırma konusudur. Antropolojik çalışmalarda ataerkilliğin ve kadının ikincil konumunun bölgesel farklılıklarla birlikte evrensel nitelikte bir sorun olduğu tartışılmaktadır. Kimi hukuk-antropoloji çalışmalarında ataerki ve anaerki konusunda, tarihsel ilerlemenin hangisi lehine olduğuna dair farklı görüşler bulunmaktadır. [5]

Antropolog Claude Levi-Strauss, akrabalık ilişkilerine dair çalışmalarında ataerkilliğin insanlık tarihinde temel varsayım olduğunu; ortak ata ve mitolojik ata (mitos) vurgusuyla bir araya gelen klanlardan müteşekkil ailenin, kadın mübadelesiyle kurulduğunu söylemektedir. Sigmund Freud’un Totem ve Tabu’suna telmihle, ensest yasağıyla birlikte değiş-tokuş edilen kadının toplumsal konumunun ataerkiyi işaret ettiğini ifade etmektedir.[6]

Johann Jacob Bachofen, ilksel dönemde kadınların cinsel sömürüye karşı anaerkil yaşamı kurduğu bir dönemden ve bu dönemin ataerkil düzenden önceye tarihlendiğinden hatta tarımsal ve yerleşik düzene geçişin kadınların itkisiyle gerçekleştiğinden bahsetmektedir, bu döneme ana hukuku dönemi adını vermiştir. Gelişmişliği ise sonrasında gelen ataerkil döneme bağlamıştır; yani Bachofen’e göre toplumu geliştiren ve medeni hâle getiren ataerki olmuştur. John Ferguson McLennan, avcı-toplayıcı dönemde dâhi güç gereksiniminin kadını ikincilleştirdiğini, kız çocukların öldürülmesiyle azalan kadın nüfusunun çok-erkekle evlilik sebebiyle soyun anadan ilerlemesi ve anaerkil bir ilerleme sonucunu doğurduğunu ifade etmektedir. Lewis Henry Morgan da 15 aşamalı evlilik evrim şemasının başlarında çocuğun anne soyundan tanındığı örnekler iletmiştir. [7]

Cemal Bali Akal, hukuk felsefesine dair geniş bir soruşturma pratiği olan “Hukuk Nedir?” kitabında, bir eşitler topluluğu olmayan başlangıç toplumunda hukukiliği, eşitsiz güç ilişkileri, yasanın uygulanmasında güç kullanımı, bir iradeye dayanmaksızın biteviye ve bizatihi itaat edilen yasaların (mitoslar) varlığı çemberinde görebileceğimizi söylemektedir. Ona göre bu eşitsiz güç ilişkisi, erkeklik ve kadınlık üzerinden kurulmuştur. Ataerkil güç kullanımını, hukukiliğin başlangıç noktası olarak kabul etmektedir. Bu eşitsiz güç ilişkinin de mitoslar aracılığıyla yasada istikrar kazanarak kendini meşru kıldığını, kadınları hükmedilene dönüştürdüğünü söylemektedir. Kadının (cins ya da sınıf olarak) konumunun, kadın üzerindeki hakimiyetin ve ataerkil iktidara karşı olana uygulanan şiddetin yasayla kazandığı istikrarın hukukiliğin ilk görünümü olduğunu yinelemektedir. Akal, yasanın öncüllerini ise mitoslarda aramaktadır. Mitoslar, toplulukların yaşamı ve ona dair her şeyi anlamlandırma çabasıyla var ederek inandıkları kaynağı belirsiz, her nesilde yeniden üretimle itaat edilen sözlerdir. Ataerkil güç eşitsizliğine dayanan hukukilikte, bu güç eşitsizliğini yasalara bağlandığı ilk adım olan mitosların ikisinden söz etmektedir: totem hayvanını yeme yasağı ve ensest yasağı. Totem hayvanı yeme yasağı, ataerki bağlamında babalarını yiyen oğullar mitiyle (ilk iktidar babanın, yerini almak isteyen oğullar tarafından öldürüldüğü ancak bu ölümden sonra elde edilen güçle babanın ölümüne dair yasın iç içe geçtiği mitik anlatım) açıklanacaktır. Ensest yasağının kaynağı, ilk güç/iktidar figürü olan babaya ait olan anneye duyulan arzunun baskılanmasıyla, Oidipus kompleksiyle belirgin hâle gelecektir. Bu yasa kadının farklı topluluklar, aileler, klanlar arasında değiş tokuş edilmesi sayesinde/yüzünden sosyalliğin başlangıç vesilesi sayılmıştır. Akal bir adım daha ileri giderek ataerkil toplumun varlık nedeninin bu mitosa dayanan değiş tokuşta yattığını iddia etmektedir.[8]       

Antropoloji çalışmalarında, anaerkilliğe dair izlerden söz edilen çalışmalar bulunsa da kadının antropolojideki konumu 20. yüzyılın ikinci yarısında feminist antropolojinin güçlenmesiyle ortaya çıkmıştır. Feminist antropoloji, sosyal bilimlerin her alanında olduğu gibi antropoloji çalışmalarında da olay ve olguların (erkek gözlemcinin ve bilgi aktarımı yapmayı üstlenen erkeğin) eril bakış açısıyla ele alındığına dair itirazla birlikte kadının ilk(el) toplumlardaki konumunu, çeşitli kültürler bağlamında toplumsal cinsiyet, regl-doğum gibi kadınlık deneyimleri ekseninde incelemiştir. Sherry Ortner, Michelle Zimbalist Rosaldo ve Rayna Rapp Reiter kadının ikincil konumunun evrensel niteliğine dikkat çekmiştir. Ortner, kültür ve doğa ayrımıyla birlikte kadının fizyolojik sebeple doğaya yakın görülmesinin, doğanın olumsuz ve ilkel bir anlam kazandığı yaklaşımda, kadını ikincilleştirdiğini ifade etmiştir. Rosaldo, kadın-erkek arasındaki evrensel asimetrinin kaynağının, erkeğin, ekonomik faaliyetle ilişkilendirmesi ve bu faaliyetlerin baskın biçimde daha önemli görülmesinde olduğuna dikkat çekmiştir. Reiter, kamusal alan-özel alan ayrımında kadının özel alanla (ev, akrabalık) bağdaştırılmasının, kamusal alanın devletle bağıntısı sebebiyle özel alandan üstün tutulmasının kadının ikincil konumuna sebep olduğunu ifade etmiştir.[9]

Kadının konumuna dair antropolojik tartışmalar; kültür, inanç, mitos, biyolojik vb. sebeplerle ataerkinin toplumsallaşmada başat rolüne işaret etmektedir. Anaerkil topluluk örnekleri sunan antropologlar dahi ataerkiyi ilerlemecilikle eş tutmuş ya da gözlemleri erkek bakış açısı referansıyla sunmuştur. Kadınlığa dair deneyimler feminist bakış açısıyla yeniden yorumlandığında, kadın aleyhine büyüyen eşitsizliğin tarihsel izlerine işaret etmektedir. Antropolojik çerçeve, güncel hukuk tartışmalarında dahi büyük yere sahip ataerkinin ilk rastlandığı yeri gösterebilmek adına önem arz etmektedir.

 

BAZI VİRAJLAR

               Hukukun insanlıkla paralel tarihinde, farklı bölgelerde, farklı kültür ve inanç eksenli hukuk sistemlerinde temel bir ortak nokta görülmektedir: hukukun, erkek egemen bakış açısıyla erkeği “insan” kabul eden bir anlayışla kurgulanması. Antik hukuk sistemlerinden çok yakın bir tarihe kadar hukuk, erkekleri muhatap alan bir dilde ve eksende kökleşmiştir. Dünyanın yarısını oluşturan kadınlar ise istisnai durumlarda, genellikle de bir erkekle bağlantılı olarak hukukun konusu olmuştur.

               Medeniyet, sanat ve demokrasi tartışmalarında yıldızlı örnek olarak sunulan ve kadını mitolojik anlatılarda doğurganlık ve annelikle eş pozisyonda kutsal sayan Antik Yunan medeniyetinin kamusal alanları yalnızca hür erkeklere açık kabul edilmiştir.[10] Demokrasinin doğrudan hâli kabul edilen agora tartışmaları, salt özgür erkeklerin varlığına ve temsiline dayanmıştır. Modern hukuk sistemlerinin öncülü olan Roma’da kadınlar, aile reisinin adeta eşyası olarak görülmüştür. Kamusal alanda görev almaktan çok daha geride ev içerisindeki konumları dahi hukukla eşitsiz bir düzleme çekilmiştir.[11] Dine dayanan hukuk sistemlerinde ise kadın, bir erkekten (baba) başka bir erkeğe (koca) tabi olan, değiş-tokuşu tartışılan bir meta gibi değerlendirilmiş; evlilik, miras, çocuğun soybağı, boşanma gibi konular erkekler lehine düzenlenmiştir. Erkeğin kamusal, siyasal, kültürel iktidarı doğal kabul edilirken kadın hukuk nezdinde de annelik ve evlilik çerçevesinde ele alınmıştır.

               Fransız İhtilali’nden sonra kadınların ilk kez ulusal ve kamusal alanda yankılanan eşitlik talepleri, o günden bugüne kadın mücadelesinin hukukta nasıl karşılık bulacağına dair önemli bir referans noktası olmuştur. Olympe de Gouges’in 1789’da Fransa Ulusal Meclisi tarafından ilân edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin kadınları yok saydığına, erkeklere hitaben yazıldığına dair eleştirilerle 1791 yılında yayımladığı Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, kadınların eşitlik mücadelesinin ilk yaygın temsil belgesi niteliğini taşımaktadır. Gerçekten de İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, “insan” sözcüğünü erkekle eşitlemiş ve tüm hakları erkeklere özgülemiştir. Monarşiye karşı mücadelenin kadınlarla birlikte örülmüş olmasının, kadınların hukuki bir metinde temsil edilmesi için yeterli olmayacağı görülmüştür. Buna karşı kadınların hazırlayıp yayınladığı Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi hem büyük bir yankı uyandırmış hem de eşitlik talep eden kadınların katledilmelerine gerekçe sayılmıştır. Netice olarak bu Bildirge, kadın mücadelesinin siyasal ve kamusal pozisyon kazanmasında önemli bir dönüm noktası olmuştur.

               Mary Wollstonecraft tarafından 1792 yılında yazılan “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi”; kadın-erkek eşitsizliğinin pratikteki görünümlerine, kadınların neden erkeklerle aynı haklara sahip olması gerektiğine, eşitliğin nasıl sağlanacağına dair önemli tespit, tartışma ve önerileri içermektedir. Geleneksel bir yaklaşımla, aydınlanma geleneğinde yükselen bireysel hak ve özgürlük tartışmalarının kadın perspektifinden nasıl göründüğüne dair önemli bir köşe taşı olmuştur.[12] Kadınların ev içi alandan çıkarak kamusal alanı, siyasi temsili ve temel hakların toplumsal cinsiyet eşitliği ekseninde yorumlanmasını istemeleri bugünkü insan hakları paradigmasını da etkilemiştir. Yaklaşık üç asırlık kolektif kadın hakları mücadelesi, kadının kamusal-siyasal alanda var olma ve toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizliğin görünümlerini faş ederek “insan” onuruna yaraşır bir yaşam kurma arayışıdır.

               20. yüzyıl başlarında büyük savaşların, yıkımların, sanayi devrimlerinin, siyasî değişimlerin yaşanması kadın hareketini de etkilemiştir. Özellikle Birleşik Krallık ve Amerika’da varlık gösteren, genelde orta sınıftan oluşan Süfrajetler dönemin en önemli kadın aktivistleri olmuştur. Radikal bir şekilde kadın haklarını savunan süfrajetler pasif direniş, açlık grevi gibi dikkat çekici ama şiddet içermeyen yöntemlerle seçme ve seçilme hakkı taleplerini göstermişlerdir. 1910 yılında kadın haklarının genişletilmesi için önerilen yasanın reddedilmesi süfrajetlerin yöntem değiştirerek şiddet protestolarına başlamalarına sebep olmuştur. Vitrinler taşlanmış, yangınlar çıkarılmış, kamu binalarına bombalı saldırılar yapılmıştır. İlginçtir ki bu vandal eylemler büyük destek görmüş ve resmi çevrelerin de ilgisini çekmiştir. 1913 yılında Emily Davison, kralın izlediği bir at yarışı sırasında protesto amacıyla hipodroma atlamış ve ciddi bir şekilde yaralandığı için birkaç gün içinde hayatını kaybetmiştir. Birinci Dünya Savaşı yüzünden oy hakkı kampanyaları geçici olarak durdurulmuştur. Öte yandan oluşan işçi açığını kadınlar kapatmış, böylece toplumsal ve kamusal alanda varlığını güçlendirmiştir. Bunun sonucu olarak kadınların seçme ve seçilme hakkı kabul edilmiştir ve siyasi hak mücadelesi kısmet de olsa amacına ulaşmıştır. Bu durum, kadınların artık ev dışında varlığını kesin olarak kanıtladığının bir göstergesidir. Bundan sonra aşamalı olarak dünyanın büyük bölümünde kadınlar siyasi haklarını elde etmişlerdir.[13]

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, doğal hukuk anlayışına müstenit insan hakları, devletlerin iç meseleleri olmaktan çıkarak uluslararası arenada tartışılan bir konu hâline gelmiştir. Birleşmiş Millet tarafından 1948 yılında ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, insan haklarının uluslararası ilk belgesi olmuştur. Bu gelişmelerden kadın hareketi/mücadelesi de etkilenmiştir. Daha önce konuşulmayan, görülmeyen, yok sayılan cinsel istismar, tecavüz, taciz, cinayet, nefret, seks işçiliği gibi binlerce yıldır var olan şiddet biçimleri için kadınlar çözümcü yaklaşımlar geliştirmeye ve bunlara karşı çalışmalara başlamışlardır. Ayrıca iş koşulları, eğitim standartları, ev içi emek de konuşulmaya başlanmıştır. Ancak insan hakları paradigması tek başına kadınların görünür/görünmez sorunlarına çare olmaktan uzak kalmıştır. Birleşmiş Milletler tarafından 1975-1985 yılları arasındaki 10 yıl, “Kadın 10 Yılı” olarak adlandırılmış, kadının insan hakları uluslararası bir kavram hâline gelmiştir. 1980 yılında da Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (CEDAW) imzalanmış ve asırlar süren mücadelenin sonunda kadına yönelik ayrımcılığı ve kadının insan haklarını vurgulayan ilk hukuki metin olma niteliğini kazanmıştır. [14]

 

FEMİNİST HUKUK TEORİSİ

İlk toplumlardan günümüze yaklaşırken insan hakları ve insanlık onuru lehine büyük bir ilerleme kat edildiği şüphesizse de bu ilerlemenin tüm insanlar için eşit olup olmadığı tartışmalıdır. “Herkes için her koşulda her zaman” geçerli olduğu savunulan insan haklarına erişimin; cinsiyet, ırk, inanç farklı veya bölgesel, sosyoekonomik farklılık sebebiyle zorlaştığı görülmektedir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, BM Medeni ve Siyasal Hakları Sözleşmesi gibi temel insan hakları metinleri; insan haklarının herkes için olduğunu vurgulasa da kadınların, insan haklarına erişmede erkeklerle aynı koşullara sahip olmaması kadının insan hakları vurgusuna ihtiyaç doğurmuştur.[15]

İlk olarak 18. yüzyıl aydınlanma düşüncesinin liberal karşılıklarından biri olan feminizm, hukuki karşılığını 20. yüzyılın ikinci yarısında hukuk felsefesinin bir ürünü olan eleştirel hukuk çalışmaları altındaki feminist hukukta bulmuştur. İnsan hakları paradigmasının, bireysel hak ve özgürlük çerçevesine alınmış liberal düzlemine karşı feminist hukuk bilimi kadının maduniyeti aşarak hukuk karşısında nasıl bir özne olduğunu, liberal insan hakları değerlerinden nasıl yararlanacağını ve eşitlik taleplerinin hukukta hangi yöntemle/yorumla karşılanacağını tartışmaya açmıştır. Bir yönüyle kadın mücadelesinin kamusal ve kolektif hâle gelmesi, hukuka dair feminist faaliyeti de bireyci yaklaşımdan uzaklaştırarak evrensel olarak kadın kimliği ve kadınlık deneyimleri üzerinde yoğunlaşmaya sevk etmiştir. Feminist Hukuk Teorisi, kavramsal olarak, ilk kez 1978 yılında ABD’de Ann Scales tarafından dile getirilmiştir. Yaklaşık yarım asırdır da liberal hukukun, hukukun üstünlüğü ve hukuki hiyerarşi önermelerine karşı kadın deneyimini önceleyen ve kadın perspektifinden çözümlemeler sunan önemli bir eleştirel hukuk kolu olmuştur. [16]

Feminist hukuk teorisi, hukuku salt “kadın” sorunuyla değerlendiren bir dar çerçeve değil, aksine hukukun ataerkil ve eşitsiz yapısının tabanına işaret eden ve hukukun her alanına feminist bakış açısıyla sosyal bir analiz geliştirmeye çalışan felsefe faaliyetidir. Bu faaliyet, kadın mücadelesiyle iç içe geçtiğinden kolektif ve pratik hayatın gerçekleriyle paralel ilerlemektedir. Teori; ev içi şiddetten kamusal şiddete, pornografi eleştirilerinden kadının cinsel sömürüsüne, iş hukukundan medeni hukuka her alanda kadının hukuktaki konumunu ve insan haklarının toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinden yorumunu ele almaktadır. [17]

Feminist hukuk teorisi; kendi içerisinde eşitlikçi, farklılık yanlısı, kültürel, radikal, postmodern kollara ayrılarak insan hakları ve hukuk yorumu tartışmalarına farklı pencerelerden bakmaktadır. Eşitlikçi yaklaşım, liberal bir çizgide, kadınlarla erkeklerin şekli anlamda eşitliğini ve erkeklerle kadınlara hukuk karşısında daima aynı muamelenin yapılmasını savunmaktadır. Farklılık yanlıları, toplumsal cinsiyet farklılıkların kadın ve erkek arasındaki biyolojik cinsiyet farkından doğduğu savıyla hareket etmektedir. Bir kısmı kadınlara hem biyolojik cinsiyet hem toplumsal cinsiyet farkı sebebiyle( hamilelik, emzirme, çocuk bakımı gibi konularda) özel hakların tanınması gerektiğini savunurken bir kısmı yalnızca biyolojik cinsiyetten doğan farklarda bu hakların gündeme gelebileceğini savunmaktadır. Kültürel feminist hukuk teorisi, kadınlarla erkekler arasındaki farklara olumsuz bir anlam atfetmeden kadınlığa özel (hamilelik, menstrüasyon, emzirme gibi) deneyimler üzerinde yoğunlaşmıştır. Ancak bu teoride kadın ve erkek arasındaki farklılıklara ilişkin açıklamaların toplumsal cinsiyet farkını, eşitsizliğe varacak bir skalada genişletme riski bulunmaktadır. Radikal teori, diğerlerinden farklı olarak kadını birey olarak değil bir sınıf olarak değerlendirmektedir. Teorisyenlere göre kadınların maruz kaldığı negatif ayrımcılık farktan değil eril tahakkümden doğmakta; heteroseksüel cinsellik, toplumsal cinsiyet hiyerarşisini kurmak için kullanılmaktadır. Radikal feminist hukukçular, tahakkümün ve eşitsizliğin ortadan kaldırılması için kadınları cinsel şiddetten koruyacak ve bir sömürü olarak gördükleri pornografiyi yasaklayacak yasaların yapılmasını savunmaktadır. Teori; kadın cinselliği, rıza, cinsel sömürü, pornografi ve seks işçiliğine ilişkin tartışma ve eleştirileriyle günümüze uzanan önemli bir feminist mücadele hattı inşa etmiştir. Postmodern feminist hukuk teorisi ise kadın kimliğini; ırk, kültür, cinsel yönelim, yaş, inanç gibi farklılıklarla birlikte ele alarak, dilin keskin ve ikili yapısına yönelik eleştirilerle evrensel bir ortak kadın tanımı arayışında olmuştur. [18]

Feminist hukuk teorisinin en büyük tartışmalarından biri kamusal alan-özel alan ayrımıdır. Zira toplumsal cinsiyet rolleri sebebiyle kadın, özel alan olan evde, ailede kalmaktadır. Kadının özel alanda kalan konumu, yalnızca kamusal alanda var olamama sorunu değil ev içi emek ve bakım yükümlülüğünün görünmezliğine de işaret etmektedir. İnsan hakları metinlerinde kamusal alanda, çalışma yaşamına dair eşitlik vurguları yapılsa da kadının ev içi emeği yok sayılmaktadır. Böylece herkes için eşitlik ve insanlık onuru vaat eden insan hakları ve yorumu karşısında dünyanın görece yarısını oluşturan kadınları ve kadın emeğini adeta hayalet gibi görünmezdir. Bu nedenle kadının emeğini yok sayan; fırsat eşitsizliği, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve rolleri sebebiyle kadını ikincilleştiren hukuka karşı feminist hukuk teorisi, kadının insan haklarını görünür kılan ve kamusal alana taşıyan bir nitelik kazanmaktadır.

 

KADININ İNSAN HAKLARINDAN KASTEDİLEN NEDİR?

               Kadının insan haklarına ilişkin tartışmalar özellikle kadınlık deneyimine, ister biyolojik sebeplere dayansın ister bağımsız gelişsin toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve rollerine içkindir. Kız çocuklarının okullaşma oranının oğlanlara oranla düşük oluşu, işe alımda veya emeğin ücretlendirilmesinde farklı muameleye maruz kalma, istihdamda eşit fırsatlara sahip olmama, genital sakatlama (kadın sünneti), genital rahatsızlıklarda veya cinsel yolla bulaşan hastalıklarda stigmatizasyon ya da şiddet tehlikesi sebebiyle tedaviye erişememe, kürtaja erişememe ya da kürtaja zorlanma, evliliğe zorlanma, cinselliğin ayıplanması, cinselleştirilmiş şiddete maruz kalma, taciz, pornografi, savaşta cinsel şiddet, boşanmanın fiilen ya da sosyal duvarlarla engellenmesi, ev içi emeğin görünmezliği, mecburi bakım veren olma vb. konular kadının insan hakları kavram setine duyulan ihtiyacın bazı sebepleridir.

               Şiddet ve kötü muamele hem uluslararası belgelerde hem de devletler tarafından iç düzenlemelerle yasaklanmasına karşın kadına yönelik fiziksel, cinsel, ekonomik, psikolojik şiddet ve ısrarlı takip önemli ve yaygın bir sorundur. Bu sebeple 2011 yılında bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi ya da tam adıyla Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi hazırlanarak imzaya açılmıştır. Binlerce yıllık bir problem olan ev içi şiddet, ancak 2011 yılında uluslararası arenada bir hukuk metninde düzenlenmiştir. Türkiye’de, Sözleşme’yi dayanak kabul eden, şiddet tehdidini dâhi dikkate alan düzenlemeler içeren bir tedbirler kanunu olarak 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun hazırlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu hukuki metinler, kadının toplumsal cinsiyet sebebiyle maruz kaldığı şiddete duyarlı bir çerçeve çizerek yaşam ve işkenceye, onur kırıcı/kötü muameleye maruz kalmama hakkını teminat altına almaktadır.

               Dünyanın çeşitli yerlerinde hâlâ kültürel, dini, sosyal sebeplerle kız çocukları ve kadınlar regl utandırmasına maruz kalmaktadır. Cinsel sağlıkla ve üreme sağlığıyla ilgili hizmetlere erişimde ayıplama, toplumsal baskı ya da ekonomik yetersizlik gibi sebeplerle erişimde aksaklıklar yaşanmaktadır. Zorlu davalardan kabul edilen ve (kadının kendi bedeni üzerindeki tasarruf hakkı ile fetüsün yaşam hakkı bağlamında) çatışan hakların odağında duran kürtaj konusu, dünyanın her yerindeki kadınlar için bazen zorlanmaları bazen engel olunması sebebiyle hâlâ büyük bir tartışma konusudur. Hakların çatışmasına ilişkin karşıt görüşler, kürtaj konusunu, kadınların karar alma süreçlerini olumsuz etkileyerek istenmeyen gebelikleri devam ettirmeye zorlayacak bir zemine çekmektedir. Fransa’da 28 Şubat’ta senatoda geçen yasa tasarısıyla kürtaj ilk kez anayasal güvence altına alınmıştır. Ancak dünyanın çeşitli yerlerinde kürtaj ya kanunen ya da fiilen yasaklı durumdadır. Sağlık hizmetlerinin kadınların temel sağlık hakları gözetilerek revize edilmesi, kadının insan hakları meselesidir.

               Kadınlar; fırsat eşitsizliği, okullaşma oranının erkeklere oranlara düşük olması gibi sebeplerle istihdamda daha dezavantajlı bir konumda bulunmaktadır. Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (CEDAW), çalışma yaşamında kadına yönelik ayrımcılığı açıkça yasaklayarak sosyal güvence, hamilelik ve analık izni, bakımevleri konularında detaylı düzenlemeler yapmıştır. Kadınların biyolojik ya da toplumsal cinsiyet sebebiyle deneyimlediği veya maruz kaldığı hâllere ilişkin hukukî düzenlemeler yapılması; kadınların erkeklerle eşit muameleye ve fırsatlara sahip olması için gereklidir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği sebebiyle çocuğun bakım yükü (emzirme ve temel bakımı da aşarak) tümüyle bir kadın görevi olarak kodlandığından, kadın personel çalıştıran iş yerlerinde kreş/bakımevi/emzirme odası bulunması kadınların iş hayatına katılımını kolaylaştırmaktadır.

               Kadınların, erkeklere göre çok daha yakın bir tarihte elde ettiği siyasal hakların tesisinde hâlâ problemler bulunmaktadır. Siyasi temsilde, seçimlerde, yönetici pozisyonlarında cinsiyet kotası pozitif ayrımcılıktan ziyade dünyanın yarısı oluşturan kadınların hakkıyla temsilini sağlamakla birlikte erkeklerle hiçbir zihinsel kapasite farkı bulunmayan kadınların eşit muameleye ve fırsat eşitliğine sahip olması için önemli bir eşiktir.

               Eşitliği sağlamak; ister biyolojik cinsiyetten ister toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklansın; kadınlara yönelik ayrımcılığı, özel şiddet biçimlerini, ihlâlleri ve deneyimleri ancak ve ancak bunları gözeten bir perspektifle yapılacak hukukî düzenlemelerle mümkündür. Yapılacak düzenlemelerin ve pozitif ayrımcılığa ilişkin yaklaşımların toplumsal cinsiyet çerçevesinden değerlendirilmesi; eşitliğin salt şekli bir husus olmasının önüne geçerek insan haklarının ideasına uygun olarak tüm insanlar için her zaman her koşulda insan haklarının tesisi için gereklidir. Kadının insan hakları, bir kadın sorunu/talebi olmaktan çok öte temel insan hakları meselesidir ve insan haklarının gereği olarak herkes tarafından savunulmalıdır.

 

KAYNAKÇA

1-      Akal, C. B. (2023), “Hukuk Nedir?”, İstanbul, Zoe Kitap

2-      Arıkan, G. (1997), “Ataerkillik Kavramıyla İlgili Sosyolojik Tartışmalar”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 14 Sayı 1-2, s. 1-24

3-      Atak, S. (2000), Kadınların İnsan Hakları, Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü

4-      Balta, S. (2021), Ayırımcılık, Siyaset ve Kadınların İnsan Hakları: Medyanın Etkileri Üzerine Bir İnceleme, Yüksek Lisans Tezi, Maltepe Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü

5-      Çağlar Gürgey, F. İ. (2014) “ ‘Feminist Hukuk Kuramı’ Nedir?”, Hukuk Kuramı, C. 1, S. 5, Eylül-Ekim 2014, s. 28-44

6-      Çağlar Gürgey, F. İ. (2003), “Feminist Perspektiften İnsan Hakları”, Ökçesiz, H. (Hazırlayan), Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 7, İstanbul, s. 73-98  https://hfsa-sempozyum.com/wp-content/uploads/2019/02/HFSA7-Tam-Metin.pdf Son Erişim Tarihi: 22/03/2024

7-      De Gouges, Olympe, Kadının Ve Kadın Yurttaşın Haklar Bildirgesi; Çev: Arş. Gör. Ece ÖZTEPE  https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/629497 Son Erişim Tarihi: 22/03/2024

8-      Deniz, D. (1998), Kadının İnsan Hakları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki Kadın Davaları, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

9-      Durak, M. (2022), Kadının İnsan Haklarının Korunmasında Kültürel Görecilik Ve Evrensel İnsan Hakları Gerilimi Kadın Sünneti Üzerinden Bir Tartışma, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

10-   Erişgin, Ö. S. (2013), “Roma Toplumunda Kadının Konumu”, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 4 Sayı: 2, s. 1-31

11-   Karaaslan, Ü. (2015), 19. Yüzyılda Batı’da Kadın Hareketinin Tarihsel Gelişimi, Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

12-   Karaaslan, D. (2016), “Antik Yunan’da Kadın Olmak”, Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 1, Sayı 2, s. 159-174

13-   Moroğlu, N. (2018), “Uluslararası ve Ulusal Hukukta Kadının İnsan Hakları”, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt XIII, Sayı.1

14-   Özbudun, S., Şafak, B., Altuntek, N. S. (2014), Antropoloji Kuramlar Kuramcılar, Ankara, Dipnot Yayınları

15-   Wollstonecraft, M., Çev: Hakyemez, D., (2023), Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

16-   Yamaner, O. (2014), “Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz Kadını Üzerine Bir İnceleme: Savaşın İngiliz Kadınının Hayatına Etkisi” Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 42, s. 145-149

17-   Yanıkkaya Aydemir, P. (2012), “Antropolojide sınıf ve toplumsal cinsiyet gerilim hattında Marksist ve feminist yaklaşımlar”, İnsanbilim Dergisi, İnsanbil Derg 1(2), s. 108-120

18-   Yükselbaba, Ü. (2016), “Feminist Perspektiften Hukuk”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: 74 Sayı: 1, s. 123-138

 

 




[1] İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Üyesi 

[2] Atak, S. (2000), Kadınların İnsan Hakları, Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü

[3] Atak, S. (2000), a.g.e, Ayrıca bkz: Moroğlu, N. (2018), “Uluslararası ve Ulusal Hukukta Kadının İnsan Hakları”, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt XIII, Sayı.1

[4] Deniz, D. (1998), Kadının İnsan Hakları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki Kadın Davaları, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

 

[5] Yanıkkaya Aydemir, P. (2012), “Antropolojide sınıf ve toplumsal cinsiyet gerilim hattında Marksist ve feminist yaklaşımlar”, İnsanbilim Dergisi, İnsanbil Derg 1(2), s. 108-120

[6] Özbudun, S., Şafak, B., Altuntek, N. S. (2014), Antropoloji Kuramlar Kuramcılar, Ankara, Dipnot Yayınları

 

[7] Özbudun, S., Şafak, B., Altuntek, N. S. (2014),  a.g.e

[8] Akal, C. B. (2023), “Hukuk Nedir?”, İstanbul, Zoe Kitap

[9] Özbudun, S., Şafak, B., Altuntek, N. S. (2014), Antropoloji Kuramlar Kuramcılar, Ankara, Dipnot Yayınları

[10] Karaaslan, D. (2016), “Antik Yunan’da Kadın Olmak”, Siirt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 1, Sayı 2, s. 159-174

[11] Erişgin, Ö. S. (2013), “Roma Toplumunda Kadının Konumu”, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 4 Sayı: 2, s. 1-31

[12] Wollstonecraft, M., Çev: Hakyemez, D., (2023), Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

 

[13] Yamaner, O. (2014), “Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz Kadını Üzerine Bir İnceleme: Savaşın İngiliz Kadınının Hayatına Etkisi” Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 42, s. 145-149

 

[14] Moroğlu, N. (2018), “Uluslararası ve Ulusal Hukukta Kadının İnsan Hakları”, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt XIII, Sayı.1

[15] Karaaslan, Ü. (2015), 19. Yüzyılda Batı’da Kadın Hareketinin Tarihsel Gelişimi, Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

 

[16] Çağlar Gürgey, F. İ. (2014) “ ‘Feminist Hukuk Kuramı’ Nedir?”, Hukuk Kuramı, C. 1, S. 5, Eylül-Ekim 2014, s. 28-44 ve yine Bkz: Çağlar Gürgey, F. İ. (2003), “Feminist Perspektiften İnsan Hakları”, Ökçesiz, H. (Hazırlayan), Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 7, İstanbul, s. 73-98  https://hfsa-sempozyum.com/wp-content/uploads/2019/02/HFSA7-Tam-Metin.pdf Son Erişim Tarihi: 22/03/2024

[17] Yükselbaba, Ü. (2016), “Feminist Perspektiften Hukuk”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt: 74 Sayı: 1, s. 123-138

[18] Çağlar Gürgey, F. İ. (2014) “ ‘Feminist Hukuk Kuramı’ Nedir?”, Hukuk Kuramı, C. 1, S. 5, Eylül-Ekim 2014, s. 28-44 ve yine Bkz: Çağlar Gürgey, F. İ. (2003), “Feminist Perspektiften İnsan Hakları”, Ökçesiz, H. (Hazırlayan), Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 7, İstanbul, s. 73-98  https://hfsa-sempozyum.com/wp-content/uploads/2019/02/HFSA7-Tam-Metin.pdf Son Erişim Tarihi: 22/03/2024

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Av. Begüm Osma Yılmaz Yazdı: Kanunun Sustuğu Yerde: "Müstehcenlik" Kimi Susturuyor?

  Kanunun Sustuğu Yerde: "Müstehcenlik" Kimi Susturuyor? Türk Ceza Kanunu m. 226'nın kanun tekniği bakımından değerlendirilmes...