FEMİNİST PERSPEKTİFTEN: KADININ BEYANI
Av. Begüm OSMA YILMAZ
Hukukçu
Öz
Bu çalışmada, başta Ceza
Hukuku alanı olmak üzere “Kadının Beyanı Esastır” ilkesi feminist perspektiften
ele alınmaktadır. İlk olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadının hukuk
karşısındaki konumu irdelenmekte; ardından Yargıtay içtihatları çerçevesinde bu
ilkenin çıkış noktası, uygulama alanı ve sınırları incelenmektedir. Mağdurların
marjinalleştirilmesi, ayrımcılık yasağı, bilgisel adaletsizlik kavramları
çerçevesinde kadının beyanının esas alınmasının hukuki ve toplumsal gerekliliği
tartışılmaktadır.
Abstract
This study examines the
principle of "The Statement of the Woman is Essential" from a
feminist perspective, primarily within the field of Criminal Law. It first
addresses gender inequality and the position of women before the law, then
analyzes the origin, scope, and limits of this principle through the framework
of Turkish Court of Cassation jurisprudence. The legal and social necessity of
accepting the victim's statement is discussed within the conceptual framework
of marginalization of victims, prohibition of discrimination, and epistemic
injustice.
I.
GİRİŞ
Başta Ceza Hukuku
alanında olmakla birlikte diğer hukuk alanlarında da ciddi bir inceleme ve
tartışma alanına sahip olan, günden güne eleştiri oklarının hedefine giren ve
gün sonunda mağdur edilen kadınların kasıtlı olarak hedef alındığı “Kadının
Beyanı” hususuna feminist perspektiften değinmek gerekliliği doğmuştur. Bu
çalışmamızda derin incelemeye girmeden evvel, ilk olarak toplumsal cinsiyet
eşitsizliği ve kadın, “Kadının Beyanı” hususunun ne olduğu ve gündelik olarak
ne anlama geldiğinin temel bir çerçevede irdelenmesi; akabinde feminist
çerçeveden yorumlanması bizlere kapsamlı bir yol haritası çizecektir.
“Kadının Beyanı”
kapsamında bu beyanın esas alınması ne demektir, uygulamada, öğretide, yerleşik
içtihatta bu yaklaşım nasıl kabul edilmektedir ve bir karşılığı var mıdır tüm
bunlar değerlendirilecektir. Ancak, bu hususun yaklaşım olarak karşılığı bir yana
bu yaklaşımın gündeme getirdiği toplumsal ve hukuki tartışmalara da yer yer
değinilecek, toplumsal cinsiyet eşitliği kapsamında gerekçelendirmeler
yapıldıktan sonra feminist perspektif ile bu yaklaşım değerlendirilecektir.
Özetle, “Kadının Beyanı” yaklaşımının ortaya çıkmasına sebebiyet veren
toplumsal iklim, toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlik, kadının hak mücadelesi
ve bu yaklaşımın uygulamadaki karşılığı kapsamlı bir çerçeve ile bir bütün
olarak değerlendirilecektir.
II.
TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ VE KADIN
İncelememizin temel
çerçevesi “Kadının Beyanı” kapsamındaki değerlendirmeler olsa da bu
değerlendirmeye konu yaklaşımın neden ve nasıl ortaya çıktığı sorusuna cevap
aramamak eksik değerlendirmeye sebebiyet verecektir. Bu sebeple, “Kadının
Beyanı” yaklaşımına ve tartışma zeminine sebebiyet veren toplumsal iklim ve
eşitsizlikten bahsetmek gerekmektedir. Toplumsal cinsiyet, toplum tarafından
kadın ve erkeğe yüklenen ve sosyal olarak kurgulanan roller, davranışlar ve
eylemler; kadın ve erkeklerin beklentilerini, değerlerini, imajlarını,
davranışlarını, inanç sistemlerini ve rollerini tanımlayan fikirlerin sosyal
yapılanması şeklinde açıklanmaktadır.
Toplumsal cinsiyet
kavramını sosyolojiye dahil eden Ann Oakley, “Sex, Gender and Society” adlı
eserinde hem cinsiyet yani erkek kadın ayrımını anlatırken hem de erkeklik ve
kadınlık arasındaki toplumsal bakımdan eşitsiz bölünmeye gönderme yapmaktadır
(Oakley, 1972). Cinsiyetin biyolojik olarak atfedilen özellikler olduğu aşikâr
olmakla birlikte buradaki temel problemin bu tanımlamaların toplumsal
karşılığındaki güç eşitsizliği olduğu da açıktır. Cinsiyet kaynaklı ayrımcılık
ve eşitsizlik yansımalarının ise heteroseksüel erkekler dışında kadınları,
LGBTİ+ bireyleri ve çocukları orantısız şekilde hedef aldığı görülmektedir.
Buradaki eşitsizlik toplumun kadın ve erkek bireylere biçtiği roller ve biçilen
roller sonrasında bireylerden beklenenler sebebiyle meydana gelmektedir.
Örneğin, kadınların “anaç, derleyen, toparlayan” olarak toplum karşısında
belirli bir çerçeveye oturtulması akabinde doğum sonrası erkek bireylerden daha
fazla özveri beklenmesine sebebiyet vermektedir.
Kadınlar bu ve buna
benzer temel örneklerle yaşam hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı, adalete erişim
hakkı, iş hayatında fırsat eşitliği hakkı gibi temel insan hakları kapsamında
yüzyıllardır ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar. Peki, böyle bir iklimde toplumsal
cinsiyet eşitsizliğinin hukuka yansımasının ne denli vahim olduğu tartışmaya
açık olabilir mi? Tartışmasız bir şekilde hayır. Kadınların adalete erişimi de
adil yargılanma hakkına erişimi de böyle bir iklimden bağımsız sürebilmiş
değildir.
III.
“KADININ BEYANI ESASTIR” İLKESİ VE ÇIKIŞ NOKTASI
Kadının beyanı esastır
ilkesi uygulamada özellikle Ceza Hukuku alanında karşılığı olan bir ilkedir.
Kadının beyanının esas alınacağına ilişkin yaklaşım ilk olarak Yargıtay’ın eski
bir içtihadı sebebiyle hukuk hayatına dahil olmuştur. Yargıtay’ın yerleşik
içtihadında Yargıtay 5. Ceza Dairesi 2003/4048 Esas, 2004/2528 Karar sayılı
kararı etkili olmuştur (Yargıtay 5. CD., E. 2003/4048, K. 2004/2528). Bahse
konu karar “suç kanıtı aramanın bir çok olayın karşılıksız ve cezasız kalması
gibi istenmeyen bir sonuca yol açacağı ve şikâyetçinin başkasına zarar vermek
için kendisine zarar vermesinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı” şeklinde
belirttiği ve gerekçesiyle verdiği kararda değindiği “her ne kadar delil olmasa
da şikâyetçi kadının beyanı esas alınarak sanığın cezalandırılmasına karar
verildi” kısmı “Kadının Beyanı Esastır İlkesi” kapsamında hukuk dünyasına ve
hayatlarımıza dahil olmuştur.
Bahse konu karar akabinde
benzer cinsel suç yargılamalarında da benzer bir yaklaşımla uygulama alanı
bulan bu ilke, toplumda ve çeşitli politik güruhlarda her ne kadar “ayrımcı,
mağduriyet yaratan, eşitsiz” şeklinde eleştirilere açık hale gelmiş olsa da;
asıl politik olan kadınların, LGBTİ+ bireylerin ve çocukların heteroseksüel
erkeklere oranına kat be kat şiddete maruz kalmasıdır. Kadının beyanının neden
esas alınması gerektiği hususu da aslında bahse konu kararın devamında yer
almaktadır. Kadının beyanı esastır ilkesinin temel çıkış noktası, cinsel
şiddettir. Ceza Hukuku alanında çalışan uygulaycıların bildiği üzere, cinsel
suçlar muhteviyatı (doğası) gereği tanıksız, kapalı kapılar ardında işlenen ve
çoğunlukla taraf olarak yalnızca mağdur ile failin bulunduğu suç tipleridir.
İlgili suçun en önemli delillerinden özellikle biyolojik delillerinin,
soruşturma ve kovuşturma aşamasında oldukça hızlı ve kolay kaybolması hali;
kadınların mağduriyetinin cezasız kalmasına sebebiyet vermektedir (CMK, m. 160
vd.).
Bu yalnızca mağdurların
adalete erişimini engellememekte aynı zamanda şiddet faillerinde de cezasızlık
algısına sahip olmasına sebebiyet vermektedir. Bu noktada, kadının beyanı
esastır ilkesinin aslında yalnızca kadın mağdurlara yönelik uygulama alanı bulmadığını
söylemek de mümkündür. Burada korunan hukuki değerin “mağdurun beyanı” olduğu
hususu göz ardı edilmemelidir. Yani, suçtan zarar görene ve mağdura cinsiyet
ayırt edilmeksizin çocuk, erkek, kadın için de mağdurun beyanı esastır ilkesi
esas alınmaktadır. Özetle, kadının beyanının esas alınmadığı bir hukuk sistemi,
politik olmakla beraber kamu yararını da zedeler niteliktedir.
Bahse konu ilke, Ceza
Muhakemesi Kanunu kapsamında etkin ve etkili soruşturma yöntemlerini ekarte
etmemekle aksine kuvvetli suç şüphesini beslediğinden kolaylaştırıcılık rolü
üstlenmektedir. Bu ilke “kadın ya da diğer bir deyişle mağdur ne diyorsa o doğrudur.”
dememektedir. Adalet, hukuk ve kamu yararı kapsamında iddia edilenin ciddiyetle
dikkate alınarak, ivedilikle soruşturma sürecine geçilmesi bu süre zarfında
potansiyel mağduriyetlerin önlenmesi amacıyla geçici hukuki tedbirlerin
alınması, gerektiği takdirde kovuşturmaya devam olunması ile şiddet failinin
mahkeme huzurunda usule uygun yargılamasının yapılmasını ifade eder.
IV.
MAĞDURLARIN MARJİNALLEŞTİRİLMESİ VE AYRIMCILIK YASAĞI KAPSAMINDA “KADININ
BEYANI İLKESİNİN” EHEMMİYETİ
Yazımızın temel
çerçevesini oluşturan “Kadının Beyanı” ilkesinin yukarıda detaylıca izah
edildiği üzere aslında “Mağdurun Beyanı” şeklinde genişleterek yorumlanması;
dezavantajlı konumda olan tüm mağdurların —çocuk, kadın, LGBTİ+ bireyler— hak
arama hürriyetleri kapsamında lehe işlev kazandıracaktır. Bu ilkenin ortaya
çıkmasına sebebiyet veren mağduriyet ve cezasızlık algısı da bu yaklaşıma
ihtiyaç olduğunu destekler niteliktedir. Ancak, uygulamada gelinen hal dikkate
alındığında günden güne mağdurların beyanının itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı
politik iklimi de göz ardı etmemek gerekmektedir.
Esasen “Kadının Beyanı”
ilkesinin de temeli olan “Ayrımcılık Yasağının” ne olduğuna da hakkaniyetli bir
açıklık getirilmelidir. “Ayrımcılık Yasağı”, “Eşitlik İlkesi” ile iç içe geçmiş
bir düzenlmedir. Eşitlik ilkesinin temeli insan onurudur. T.C. Anayasası’na
göre, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din,
mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.(…)”
(T.C. Anayasası, m. 10). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ayrımcılığı,
objektif ve makul bir neden olmaksızın, aynı durumdaki kişilere farklı
muamelede bulunmak olarak tanımlamıştır. Anayasa Mahkemesi ise eşitlik
kavramını, “herhangi bir nesnel ve makul dayanağı olmaksızın aynı durumdaki
bireylere farklı muamelede bulunulması” olarak tanımlamıştır.
Türkiye İnsan Hakları ve
Eşitlik Kurumu’na göre ise, “(1) Herkes, hukuken tanınmış hak ve hürriyetlerden
yararlanmada eşittir. (2) Bu Kanun kapsamında cinsiyet, ırk, renk, dil, din,
inanç, mezhep, felsefi ve siyasi görüş, etnik köken, servet, doğum, medeni hâl,
sağlık durumu, engellilik ve yaş temellerine dayalı ayrımcılık yasaktır.” (6701
sayılı Kanun, m. 3) şeklindedir. Genel uluslararası kabule göre; nesnel ve
makul bir gerekçenin bulunduğu hal varlığında yapılan farklı muameleler, amaç
ile araç arasında orantı olduğu durumlarda ayrımcılık teşkil etmeyecektir.
Bununla birlikte eşitlik ilkesi; belirli durumlarda bir devletin ayrımcılığa
neden olan veya ayrımcılığın devam etmesine yardımcı olan koşulları azaltmak
veya ortadan kaldırmak için pozitif ayrımcılık yapılmasını gerektirebilir.
Detaylıca değindiğimiz
ayrımcılık yasağı ve eşitlik ilkesinin ihlali yoğunluklu olarak kadınlar
nezdinde ortaya çıkmaktadır. Örneğin, doğum izni, süt izni, doğuma bağlı iş
akdinin feshi gibi konular kadınların yalnızca cinsiyetlerinden kaynaklanan
durumlardır. Bir başka deyişle, eril otoriterler sebebiyle kadının evlendikten
sonra kök aile soyadını tek başına kullanamaması da yine cinsiyet temelli
ayrımcılıktır.
Tüm bu değerlendirmeler
ışığında, toplum nezdinde kabul gören ve çoğu zaman yargıya da taşınan “makul
mağdur” yaklaşımından söz etmek ve aksi hal varlığında “mağdurların
marjinalleştirilmesi” hususundan bahsetmemiz gerekliliği doğmuştur. Kadınlar,
toplum tarafından “makul kadın” rolüne uygun şekillenmediklerinde ve sonrasında
herhangi bir hak ihlali yaşadıklarında ataerki tarafından çoğunlukla
örselenmektedirler. Özellikle cinsel suçlar alanında; kadınların “makul kadın”
olmadıkları için erkekleri davranışlarıyla tecavüze yönlendirebildiği yaklaşımı
empoze edilmiştir. Bu zihniyet kadın bedeni ve makul kadınlık üzerinden
“mağdurların marjinalleştirilmesi” olup; açıkça cinsiyet temelli ayrımcılıktır.
Kadınların söylediklerinin ciddiye alınmaması ise yargılama süreçlerinde
kadınlara yönelik bilgisel adaletsizlikleri beraberinde getirir.
V.
BİLGİSEL ADALETSİZLİK ÇEŞİTLERİ: TANIKLIKLA İLGİLİ ADALETSİZLİK VE HERMENOTİK
ADALETSİZLİK ÇERÇEVESİNDE MAĞDUR BEYANI
Makul kadınlık ve bu
zihniyetin beslediği ataerki düzeni sebebiyle kadınlar yalnızca gündelik
hayatlarında değil özellikle mağduru oldukları cinsel suçlar bakımından da
çeşitli, sistematik ve kurgusal cinsiyet temelli ayrımcılığa maruz
kalmaktadırlar. Bahsedilen bu iklimde, mağdurların marjinalleştirilmesi
sonrasında kadınların beyanlarının itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı da çeşitli
yargı kararları ile sabittir.
Bilgisel adaletsizliği
Miranda Fricker’ın görüşleri ile açıklayan Gülriz Uygur’un anlatimi bu konuda
oldukça açıklayıcıdır (Fricker, 2007; Uygur, 2020). Şöyle ki, özellikle
marjinalleştirilen kişilerin bilgilerine değer verilmeyip onların bilen özne
olarak kabul edilmemeleriyle ilgilidir. Uygur, Fricker’in bilgisel
adaletsizliği tanıklıkla ilgili adaletsizlik (testimonial injustice) ve
hermeneutik adaletsizlik (hermeneutic injustice) olarak ikiye ayırdığını
belirtmektedir. Tanıklıkla ilgili adaletsizlik, mağdurların dil, din, ırk,
cinsiyet vb. farklılıkları sebebiyle marjinalleştirilmeleri ve eşitsiz bir
tutumla önyargılı davranılması ile alakalıdır. Yani, ataerkinin güç terazisinde
daha az ağırlığa sahip olan kişilerin kimi zaman beyanlarına itibar edilmemesine
kimi zaman ise beyanlarının dinlenmeye değer görülmemesine sebebiyet
vermektedir.
Diğer bir bilgisel
adaletsizlik türü olan hermeneutik adaletsizlik ise bilginin üretim sürecinden
güçsüz konumda olanların deneyimlerinin dışlanmasıyla ilgilidir. Bu
adaletsizlik türü kişinin kendisinin veya içinde bulunduğu grubun içinde
bulunduğu yapısal adaletsizliklerden kaynaklı olarak marjinalleştirilmesiyle
ilgilidir. Bu doğrultuda hermeneutik adaletsizliğe maruz kalan kişilerde kendi
deneyimini aktaracağı veya onu anlamlı kılacağı bilgisel kaynaklarından yoksun
bırakılmaktadırlar. Ancak buradaki adaletsizlik dinleyenlerin kendi
önyargılardan ziyade, yapısal adaletsizliklerden (structural injustices)
kaynaklanan önyargılardan kaynaklanmaktadır.
Her iki adaletsizlik türü
açısından da yargılama safhalarında mağdurların beyanlarının toplumsal
bilgisizlik ve güç eşitsizliği sebebiyle itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı
açıktır. Tüm bu çerçevede özellikle cinsel suçlar anlamında mağdurların
beyanlarının esas alınarak incelenmesi hem yaygın adaletsizlik neticelerini
önleyecek hem de adil yargılanma bakımından eşitliği sağlayacaktır.
VI.
“KADININ BEYANI ESASTIR İLKESİ” VE FEMİNİST YAKLAŞIM
Değerlendirmelerimize
esas konu “Kadının Beyanı” ilkesi olmakla birlikte; çalışmamızın tamamı bu
ilkenin feminist perspektiften değerlendirilmesi üzerinedir. Bu sebeple, tam da
bu noktada “Feminizm” ve “feminist yaklaşım” üzerine tanımlamada bulunmak gerekmektedir.
Feminizm, temelde cinsiyet ayrımcılığına karşı tavır alan, kamu ve özel bütün
alanlarda kadınların maruz kaldığı baskıların ve denetimlerin ortadan
kaldırılmasının gerekliliğini savunan ve ataerkil yapılanmaların önüne geçerek
kadınların meşru haklarına ulaşması için mücadele eden bir yaklaşım şeklinde
tanımlanabilmektedir. Feminizm kelimesinin kökeni, Fransızca kadın anlamına
gelen “femina” sözcüğünden türemiştir.
Feminizm topluma yansıyan
yaygın yanlış düşünce olan “kadın üstünlüğü” aksine tam da kadına diğer cins
olan erkeklerle eşit yaklaşım tarzının benimsenmesi, cinsiyete dayalı
ayrımcılık karşıtlığıdır —bu konu kapsamında radikal feministler dahi kadını
merkeze alan bir yaklaşım benimsemekle üstünlük anlayışına sahip değillerdir.
Radikaller kadınları merkeze alan, kadın kültürünü destekleyici ve erkeklerin
ihlal edemeyecekleri “kadın alanı” (womanspace) oluşturmaya çalışmışlardır.
Feminizm, kadınların kadın oldukları için örselenmesinin, “korunmaya muhtaç
durumda bırakılmasının” önüne geçmek üzere yürütülen kadının insan hakları
mücadelesidir.
Özel olan politik ise;
kadının insan hakları için mücadele eden feminizmin pek tabii ki “kadının
özgürlüğüne” dayanan siyasi bir hareket olduğunu da söylemek mümkündür.
Feminist yaklaşım 18. yüzyıla gelindiğinde teorik anlamları bakımından belli
bir zemine oturmaya başlamıştır. Mary Wollstonecraft’ın 1792’de yayımladığı ve
feminist kuram tarihindeki ilk önemli çalışma olarak kabul edilen “A
Vindication of the Rights of Woman” (Kadın Haklarının Savunusu) adlı eseri,
feminist düşünce için başat eser niteliğindedir (Wollstonecraft, 1792).
“Kadının Beyanı İlkesi”
kapsamında feminist yaklaşım ise, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hakim
olduğu devlet ve yargı sistemlerinde, kadın mağdurun merkeze alınarak süregelen
eşitsizliğin doğurduğu ayrımcılıkla adalete erişiminin önündeki kanuni erilliğe
müdahale ediyor oluşudur. Yani, kadının beyanı esastır ilkesi en başta T.C.
Anayasası’nda bulunan düzenlemeler başta olmak üzere hiçbir şekilde cinsiyete
dayalı bir ayrımcılığa sebebiyet vermemektedir. Aksine, uygulamaya gelindiğinde
ataerkil toplum sistemiyle eril tutuma maruz bırakılan kadın mağdurlar
bakımından eşitliğe hizmet eden en temel ilkedir. Ne zaman ki toplumsal
cinsiyet eşitliği tartışmasız bir şekilde başta toplum sonra yargıya taşınır o
zaman ki, mağduriyet yalnızca kadın, LGBTİ+ bireyleri ve çocukları yoğunluklu
olarak hedef almaz. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir devlet mümkün
olduğunda tartışacağımız temel ilke de “kadının beyanı esas” değil, “mağdurun
beyanı esas” olacaktır.
VII.
“KADININ BEYANI ESASTIR” İLKESİNİN, KADIN MAĞDURUN BEYANINA İTİBAR EDİLMESİ
KAPSAMINDA TEK KRİTER OLMAYISI
Politik güruhlar ve
spesifik bazı kesimler tarafından birçok kez yargıda “Kadının Beyanı İlkesi”
tek başına bir değerlendirme kıstasıymış başkaca herhangi bir değerlendirme
aracı yokmuş ve bu sebeplerle de toplumda kadın mağdurlardan çok yoğunluklu bir
erkek mağduriyeti varmış algısı sıklıkla gündeme getirilmektedir. Ancak,
uygulamada aktif rol alan hukukçular özellikle de avukatlar olarak bizler adli
mercilerin esas olarak mağdurun beyanının delil tespitini sağlarken; mağdurun
yaşı, kişiliği, ruh sağlığı, kendi içinde verdiği beyanlarla çelişip
çelişmediği, fail ve mağdurun arasındaki ilişki ve sanığın da savunmalarıyla
çelişip çelişmediği gibi başkaca kriterleri de hükme esas alarak ve tüm dosya
kapsamını birlikte değerlendirerek hüküm verdiğini bilmekteyiz.
Özellikle son yıllarda
Yargıtay’ın “kadın mağdurun beyanını” hükme esas alırken irdelediği başkaca
kriterlerden de bahsetmek gerekmektedir. Bu kriterler şu şekildedir:
• Mağdurun beyanı hayatın olağan akışına aykırı
olmamalıdır.
• Mağdur beyanları tüm aşamalarda samimiyetinde
şüpheye düşürmemelidir. Tutarlı olan iddiaları içermeli ve beyanlar ayrıntılı
ve istikrarlı olmalıdır.
• Mağdur ile sanık arasında iftira atmayı
gerektirecek bir husumet bulunmamalıdır.
• Mağdur beyanının güvenilirliğini sarsacak herhangi
bir veri elde edilmemelidir.
• Mağdur yaşadığı olay sonrasında çok gecikmeksizin
adli mercilere başvurmalıdır. Mağdur anlatımları tanık beyanları ile
doğrulanmalıdır. Doktor raporu varsa beyanlarla uyumlu olmalıdır.
• Mağdurun iddiaları kendi onur ve namusunu
ilgilendiren konularla ilgili olmalıdır. Beyanların arkasında başka bir neden
yatmamalıdır.
Uygulamada “kadının
beyanına” ek olarak aranan bu kriterlerden de görüleceği üzere, her ne kadar
“kadının beyanı esastır” ilkesi hukuka sirayet ettiğinden beri, “hukuk nezdinde
kadının beyanı her şeyin üstünde, kadınların tek lafı ile mahkûmiyet verilir oldu”
şeklinde bir toplumsal algı yaratılmaya çalışılmış olsa da; vaziyet hiç de bu
noktada değildir. Yargıtay’ın aradığı ek kriterlerden de görüleceği üzere;
çoğunlukla mağdurun yargılandığı, mağdura sürekli olarak suça konu olayın
anlatıldığı, mağdura ikincil mağduriyet yaşatıldığı, mağdurların suça konu olay
esnasında yer zaman bakımından çeşitli sorulara maruz bırakıldığı, psikolojik
durumunun, travma sonrası bozulan duygu-durum halinin dahi göz ardı edilerek
bir inceleme yapıldığı aşikardır.
Tecavüz davası açan
kadınlar kendilerine ikinci kez tecavüz edildiğini, ikincinin duruşma sırasında
gerçekleştiğini söylerler (Cinsel Şiddete Karşı Feminist Yöntem, 2011: 9).
Saydığımız bu sebeplerle “kadının beyanı ilkesinin” hukukumuzda ne denli önemli
olduğunu, mağdurlar açısından uzun yıllar sonrasında kazanılmış bir zihniyet
zaferi olduğunu söylemek yerinde olacaktır.
KAYNAKÇA
Mevzuat ve Uluslararası
Düzenlemeler
T.C. Anayasası (1982).
5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (2004).
6701 Sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu
Kanunu (2016).
Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi
ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi).
https://istanbulsozlesmesi.org/sozlesmenin-tam-metni/
Yargı Kararları
Yargıtay 5. Ceza Dairesi, E. 2003/4048, K.
2004/2528.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Opuz v.
Turkey, Başvuru No: 33401/02, 09.06.2009. https://hudoc.echr.coe.int/
Kitaplar
Dönmezer, S. (1998). Suçsuzluk Karinesi Üzerine
Düşünceler. Prof. Dr. Nurullah Kunter’e Armağan, s. 67. İstanbul.
Fricker, M. (2007). Epistemic Injustice: Power and
the Ethics of Knowing. Oxford University Press.
Oakley, A. (1972). Sex, Gender and Society. Temple
Smith.
Öztürk, B., Erdem, M. R. ve Özbek, V. Ö. (2007).
Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku (11. Baskı). İstanbul.
Wollstonecraft, M. (1792). A Vindication of the
Rights of Woman: With Strictures on Political and Moral Subjects. J. Johnson.
Makaleler
Cinsel Şiddete Karşı Feminist Yöntem (Kış 2011).
Feminist Politika, s. 9.
Karacan, O. (2021). Kadının Beyanı Esastır İlkesi ve
Bağlamsallık. Çukurova Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve
Sosyolojisi Anabilim Dalı.
Uygur, G. (2020). Adaletsizlik Perspektifinden
Yargılama: Toplumsal Cinsiyet Önyargıları ve Klişeleri Bağlamında İstanbul
Sözleşmesi. Türkiye Barolar Birliği Dergisi, (146), 265 vd.
İnternet Kaynakları
BiaNet: Cinsel Tacizin İspatı Olmaz, Kadının Beyanı
Esas Alınmalı.
http://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/124502-cinsel-tacizin-ispati-olmaz-kadinin-beyani-esas-alinmali
DergiPark, Makale.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/100951
DergiPark, Makale.
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/398476
JAVS Studies, Makale.
https://javstudies.com/files/javstudies_makaleler/8609077f-02af-42dc-91f0-50ab34ecf4f7.pdf
Kadının Beyanı Esastır İlkesi.
https://hukukif.com/kadinin-beyani-esastir-ilkesi/
KaosGL. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=19183
Toplumsal Cinsiyet Nedir?
https://nonviolence.wri-irg.org/tr/resources/2012/toplumsal-cinsiyet-nedir
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder