29 Mart 2026 Pazar

Av. Begüm OSMA YILMAZ Yazdı; FEMİNİST PERSPEKTİFTEN: KADININ BEYANI

 


         FEMİNİST PERSPEKTİFTEN: KADININ BEYANI

Av. Begüm OSMA YILMAZ

Hukukçu

 

Öz

Bu çalışmada, başta Ceza Hukuku alanı olmak üzere “Kadının Beyanı Esastır” ilkesi feminist perspektiften ele alınmaktadır. İlk olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadının hukuk karşısındaki konumu irdelenmekte; ardından Yargıtay içtihatları çerçevesinde bu ilkenin çıkış noktası, uygulama alanı ve sınırları incelenmektedir. Mağdurların marjinalleştirilmesi, ayrımcılık yasağı, bilgisel adaletsizlik kavramları çerçevesinde kadının beyanının esas alınmasının hukuki ve toplumsal gerekliliği tartışılmaktadır.


 

Abstract

This study examines the principle of "The Statement of the Woman is Essential" from a feminist perspective, primarily within the field of Criminal Law. It first addresses gender inequality and the position of women before the law, then analyzes the origin, scope, and limits of this principle through the framework of Turkish Court of Cassation jurisprudence. The legal and social necessity of accepting the victim's statement is discussed within the conceptual framework of marginalization of victims, prohibition of discrimination, and epistemic injustice.


 

I. GİRİŞ

Başta Ceza Hukuku alanında olmakla birlikte diğer hukuk alanlarında da ciddi bir inceleme ve tartışma alanına sahip olan, günden güne eleştiri oklarının hedefine giren ve gün sonunda mağdur edilen kadınların kasıtlı olarak hedef alındığı “Kadının Beyanı” hususuna feminist perspektiften değinmek gerekliliği doğmuştur. Bu çalışmamızda derin incelemeye girmeden evvel, ilk olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadın, “Kadının Beyanı” hususunun ne olduğu ve gündelik olarak ne anlama geldiğinin temel bir çerçevede irdelenmesi; akabinde feminist çerçeveden yorumlanması bizlere kapsamlı bir yol haritası çizecektir.

“Kadının Beyanı” kapsamında bu beyanın esas alınması ne demektir, uygulamada, öğretide, yerleşik içtihatta bu yaklaşım nasıl kabul edilmektedir ve bir karşılığı var mıdır tüm bunlar değerlendirilecektir. Ancak, bu hususun yaklaşım olarak karşılığı bir yana bu yaklaşımın gündeme getirdiği toplumsal ve hukuki tartışmalara da yer yer değinilecek, toplumsal cinsiyet eşitliği kapsamında gerekçelendirmeler yapıldıktan sonra feminist perspektif ile bu yaklaşım değerlendirilecektir. Özetle, “Kadının Beyanı” yaklaşımının ortaya çıkmasına sebebiyet veren toplumsal iklim, toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlik, kadının hak mücadelesi ve bu yaklaşımın uygulamadaki karşılığı kapsamlı bir çerçeve ile bir bütün olarak değerlendirilecektir.

II. TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ VE KADIN

İncelememizin temel çerçevesi “Kadının Beyanı” kapsamındaki değerlendirmeler olsa da bu değerlendirmeye konu yaklaşımın neden ve nasıl ortaya çıktığı sorusuna cevap aramamak eksik değerlendirmeye sebebiyet verecektir. Bu sebeple, “Kadının Beyanı” yaklaşımına ve tartışma zeminine sebebiyet veren toplumsal iklim ve eşitsizlikten bahsetmek gerekmektedir. Toplumsal cinsiyet, toplum tarafından kadın ve erkeğe yüklenen ve sosyal olarak kurgulanan roller, davranışlar ve eylemler; kadın ve erkeklerin beklentilerini, değerlerini, imajlarını, davranışlarını, inanç sistemlerini ve rollerini tanımlayan fikirlerin sosyal yapılanması şeklinde açıklanmaktadır.

Toplumsal cinsiyet kavramını sosyolojiye dahil eden Ann Oakley, “Sex, Gender and Society” adlı eserinde hem cinsiyet yani erkek kadın ayrımını anlatırken hem de erkeklik ve kadınlık arasındaki toplumsal bakımdan eşitsiz bölünmeye gönderme yapmaktadır (Oakley, 1972). Cinsiyetin biyolojik olarak atfedilen özellikler olduğu aşikâr olmakla birlikte buradaki temel problemin bu tanımlamaların toplumsal karşılığındaki güç eşitsizliği olduğu da açıktır. Cinsiyet kaynaklı ayrımcılık ve eşitsizlik yansımalarının ise heteroseksüel erkekler dışında kadınları, LGBTİ+ bireyleri ve çocukları orantısız şekilde hedef aldığı görülmektedir. Buradaki eşitsizlik toplumun kadın ve erkek bireylere biçtiği roller ve biçilen roller sonrasında bireylerden beklenenler sebebiyle meydana gelmektedir. Örneğin, kadınların “anaç, derleyen, toparlayan” olarak toplum karşısında belirli bir çerçeveye oturtulması akabinde doğum sonrası erkek bireylerden daha fazla özveri beklenmesine sebebiyet vermektedir.

Kadınlar bu ve buna benzer temel örneklerle yaşam hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı, adalete erişim hakkı, iş hayatında fırsat eşitliği hakkı gibi temel insan hakları kapsamında yüzyıllardır ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar. Peki, böyle bir iklimde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hukuka yansımasının ne denli vahim olduğu tartışmaya açık olabilir mi? Tartışmasız bir şekilde hayır. Kadınların adalete erişimi de adil yargılanma hakkına erişimi de böyle bir iklimden bağımsız sürebilmiş değildir.

III. “KADININ BEYANI ESASTIR” İLKESİ VE ÇIKIŞ NOKTASI

Kadının beyanı esastır ilkesi uygulamada özellikle Ceza Hukuku alanında karşılığı olan bir ilkedir. Kadının beyanının esas alınacağına ilişkin yaklaşım ilk olarak Yargıtay’ın eski bir içtihadı sebebiyle hukuk hayatına dahil olmuştur. Yargıtay’ın yerleşik içtihadında Yargıtay 5. Ceza Dairesi 2003/4048 Esas, 2004/2528 Karar sayılı kararı etkili olmuştur (Yargıtay 5. CD., E. 2003/4048, K. 2004/2528). Bahse konu karar “suç kanıtı aramanın bir çok olayın karşılıksız ve cezasız kalması gibi istenmeyen bir sonuca yol açacağı ve şikâyetçinin başkasına zarar vermek için kendisine zarar vermesinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı” şeklinde belirttiği ve gerekçesiyle verdiği kararda değindiği “her ne kadar delil olmasa da şikâyetçi kadının beyanı esas alınarak sanığın cezalandırılmasına karar verildi” kısmı “Kadının Beyanı Esastır İlkesi” kapsamında hukuk dünyasına ve hayatlarımıza dahil olmuştur.

Bahse konu karar akabinde benzer cinsel suç yargılamalarında da benzer bir yaklaşımla uygulama alanı bulan bu ilke, toplumda ve çeşitli politik güruhlarda her ne kadar “ayrımcı, mağduriyet yaratan, eşitsiz” şeklinde eleştirilere açık hale gelmiş olsa da; asıl politik olan kadınların, LGBTİ+ bireylerin ve çocukların heteroseksüel erkeklere oranına kat be kat şiddete maruz kalmasıdır. Kadının beyanının neden esas alınması gerektiği hususu da aslında bahse konu kararın devamında yer almaktadır. Kadının beyanı esastır ilkesinin temel çıkış noktası, cinsel şiddettir. Ceza Hukuku alanında çalışan uygulaycıların bildiği üzere, cinsel suçlar muhteviyatı (doğası) gereği tanıksız, kapalı kapılar ardında işlenen ve çoğunlukla taraf olarak yalnızca mağdur ile failin bulunduğu suç tipleridir. İlgili suçun en önemli delillerinden özellikle biyolojik delillerinin, soruşturma ve kovuşturma aşamasında oldukça hızlı ve kolay kaybolması hali; kadınların mağduriyetinin cezasız kalmasına sebebiyet vermektedir (CMK, m. 160 vd.).

Bu yalnızca mağdurların adalete erişimini engellememekte aynı zamanda şiddet faillerinde de cezasızlık algısına sahip olmasına sebebiyet vermektedir. Bu noktada, kadının beyanı esastır ilkesinin aslında yalnızca kadın mağdurlara yönelik uygulama alanı bulmadığını söylemek de mümkündür. Burada korunan hukuki değerin “mağdurun beyanı” olduğu hususu göz ardı edilmemelidir. Yani, suçtan zarar görene ve mağdura cinsiyet ayırt edilmeksizin çocuk, erkek, kadın için de mağdurun beyanı esastır ilkesi esas alınmaktadır. Özetle, kadının beyanının esas alınmadığı bir hukuk sistemi, politik olmakla beraber kamu yararını da zedeler niteliktedir.

Bahse konu ilke, Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında etkin ve etkili soruşturma yöntemlerini ekarte etmemekle aksine kuvvetli suç şüphesini beslediğinden kolaylaştırıcılık rolü üstlenmektedir. Bu ilke “kadın ya da diğer bir deyişle mağdur ne diyorsa o doğrudur.” dememektedir. Adalet, hukuk ve kamu yararı kapsamında iddia edilenin ciddiyetle dikkate alınarak, ivedilikle soruşturma sürecine geçilmesi bu süre zarfında potansiyel mağduriyetlerin önlenmesi amacıyla geçici hukuki tedbirlerin alınması, gerektiği takdirde kovuşturmaya devam olunması ile şiddet failinin mahkeme huzurunda usule uygun yargılamasının yapılmasını ifade eder.

IV. MAĞDURLARIN MARJİNALLEŞTİRİLMESİ VE AYRIMCILIK YASAĞI KAPSAMINDA “KADININ BEYANI İLKESİNİN” EHEMMİYETİ

Yazımızın temel çerçevesini oluşturan “Kadının Beyanı” ilkesinin yukarıda detaylıca izah edildiği üzere aslında “Mağdurun Beyanı” şeklinde genişleterek yorumlanması; dezavantajlı konumda olan tüm mağdurların —çocuk, kadın, LGBTİ+ bireyler— hak arama hürriyetleri kapsamında lehe işlev kazandıracaktır. Bu ilkenin ortaya çıkmasına sebebiyet veren mağduriyet ve cezasızlık algısı da bu yaklaşıma ihtiyaç olduğunu destekler niteliktedir. Ancak, uygulamada gelinen hal dikkate alındığında günden güne mağdurların beyanının itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı politik iklimi de göz ardı etmemek gerekmektedir.

Esasen “Kadının Beyanı” ilkesinin de temeli olan “Ayrımcılık Yasağının” ne olduğuna da hakkaniyetli bir açıklık getirilmelidir. “Ayrımcılık Yasağı”, “Eşitlik İlkesi” ile iç içe geçmiş bir düzenlmedir. Eşitlik ilkesinin temeli insan onurudur. T.C. Anayasası’na göre, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.(…)” (T.C. Anayasası, m. 10). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ayrımcılığı, objektif ve makul bir neden olmaksızın, aynı durumdaki kişilere farklı muamelede bulunmak olarak tanımlamıştır. Anayasa Mahkemesi ise eşitlik kavramını, “herhangi bir nesnel ve makul dayanağı olmaksızın aynı durumdaki bireylere farklı muamelede bulunulması” olarak tanımlamıştır.

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na göre ise, “(1) Herkes, hukuken tanınmış hak ve hürriyetlerden yararlanmada eşittir. (2) Bu Kanun kapsamında cinsiyet, ırk, renk, dil, din, inanç, mezhep, felsefi ve siyasi görüş, etnik köken, servet, doğum, medeni hâl, sağlık durumu, engellilik ve yaş temellerine dayalı ayrımcılık yasaktır.” (6701 sayılı Kanun, m. 3) şeklindedir. Genel uluslararası kabule göre; nesnel ve makul bir gerekçenin bulunduğu hal varlığında yapılan farklı muameleler, amaç ile araç arasında orantı olduğu durumlarda ayrımcılık teşkil etmeyecektir. Bununla birlikte eşitlik ilkesi; belirli durumlarda bir devletin ayrımcılığa neden olan veya ayrımcılığın devam etmesine yardımcı olan koşulları azaltmak veya ortadan kaldırmak için pozitif ayrımcılık yapılmasını gerektirebilir.

Detaylıca değindiğimiz ayrımcılık yasağı ve eşitlik ilkesinin ihlali yoğunluklu olarak kadınlar nezdinde ortaya çıkmaktadır. Örneğin, doğum izni, süt izni, doğuma bağlı iş akdinin feshi gibi konular kadınların yalnızca cinsiyetlerinden kaynaklanan durumlardır. Bir başka deyişle, eril otoriterler sebebiyle kadının evlendikten sonra kök aile soyadını tek başına kullanamaması da yine cinsiyet temelli ayrımcılıktır.

Tüm bu değerlendirmeler ışığında, toplum nezdinde kabul gören ve çoğu zaman yargıya da taşınan “makul mağdur” yaklaşımından söz etmek ve aksi hal varlığında “mağdurların marjinalleştirilmesi” hususundan bahsetmemiz gerekliliği doğmuştur. Kadınlar, toplum tarafından “makul kadın” rolüne uygun şekillenmediklerinde ve sonrasında herhangi bir hak ihlali yaşadıklarında ataerki tarafından çoğunlukla örselenmektedirler. Özellikle cinsel suçlar alanında; kadınların “makul kadın” olmadıkları için erkekleri davranışlarıyla tecavüze yönlendirebildiği yaklaşımı empoze edilmiştir. Bu zihniyet kadın bedeni ve makul kadınlık üzerinden “mağdurların marjinalleştirilmesi” olup; açıkça cinsiyet temelli ayrımcılıktır. Kadınların söylediklerinin ciddiye alınmaması ise yargılama süreçlerinde kadınlara yönelik bilgisel adaletsizlikleri beraberinde getirir.

V. BİLGİSEL ADALETSİZLİK ÇEŞİTLERİ: TANIKLIKLA İLGİLİ ADALETSİZLİK VE HERMENOTİK ADALETSİZLİK ÇERÇEVESİNDE MAĞDUR BEYANI

Makul kadınlık ve bu zihniyetin beslediği ataerki düzeni sebebiyle kadınlar yalnızca gündelik hayatlarında değil özellikle mağduru oldukları cinsel suçlar bakımından da çeşitli, sistematik ve kurgusal cinsiyet temelli ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar. Bahsedilen bu iklimde, mağdurların marjinalleştirilmesi sonrasında kadınların beyanlarının itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı da çeşitli yargı kararları ile sabittir.

Bilgisel adaletsizliği Miranda Fricker’ın görüşleri ile açıklayan Gülriz Uygur’un anlatimi bu konuda oldukça açıklayıcıdır (Fricker, 2007; Uygur, 2020). Şöyle ki, özellikle marjinalleştirilen kişilerin bilgilerine değer verilmeyip onların bilen özne olarak kabul edilmemeleriyle ilgilidir. Uygur, Fricker’in bilgisel adaletsizliği tanıklıkla ilgili adaletsizlik (testimonial injustice) ve hermeneutik adaletsizlik (hermeneutic injustice) olarak ikiye ayırdığını belirtmektedir. Tanıklıkla ilgili adaletsizlik, mağdurların dil, din, ırk, cinsiyet vb. farklılıkları sebebiyle marjinalleştirilmeleri ve eşitsiz bir tutumla önyargılı davranılması ile alakalıdır. Yani, ataerkinin güç terazisinde daha az ağırlığa sahip olan kişilerin kimi zaman beyanlarına itibar edilmemesine kimi zaman ise beyanlarının dinlenmeye değer görülmemesine sebebiyet vermektedir.

Diğer bir bilgisel adaletsizlik türü olan hermeneutik adaletsizlik ise bilginin üretim sürecinden güçsüz konumda olanların deneyimlerinin dışlanmasıyla ilgilidir. Bu adaletsizlik türü kişinin kendisinin veya içinde bulunduğu grubun içinde bulunduğu yapısal adaletsizliklerden kaynaklı olarak marjinalleştirilmesiyle ilgilidir. Bu doğrultuda hermeneutik adaletsizliğe maruz kalan kişilerde kendi deneyimini aktaracağı veya onu anlamlı kılacağı bilgisel kaynaklarından yoksun bırakılmaktadırlar. Ancak buradaki adaletsizlik dinleyenlerin kendi önyargılardan ziyade, yapısal adaletsizliklerden (structural injustices) kaynaklanan önyargılardan kaynaklanmaktadır.

Her iki adaletsizlik türü açısından da yargılama safhalarında mağdurların beyanlarının toplumsal bilgisizlik ve güç eşitsizliği sebebiyle itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı açıktır. Tüm bu çerçevede özellikle cinsel suçlar anlamında mağdurların beyanlarının esas alınarak incelenmesi hem yaygın adaletsizlik neticelerini önleyecek hem de adil yargılanma bakımından eşitliği sağlayacaktır.

VI. “KADININ BEYANI ESASTIR İLKESİ” VE FEMİNİST YAKLAŞIM

Değerlendirmelerimize esas konu “Kadının Beyanı” ilkesi olmakla birlikte; çalışmamızın tamamı bu ilkenin feminist perspektiften değerlendirilmesi üzerinedir. Bu sebeple, tam da bu noktada “Feminizm” ve “feminist yaklaşım” üzerine tanımlamada bulunmak gerekmektedir. Feminizm, temelde cinsiyet ayrımcılığına karşı tavır alan, kamu ve özel bütün alanlarda kadınların maruz kaldığı baskıların ve denetimlerin ortadan kaldırılmasının gerekliliğini savunan ve ataerkil yapılanmaların önüne geçerek kadınların meşru haklarına ulaşması için mücadele eden bir yaklaşım şeklinde tanımlanabilmektedir. Feminizm kelimesinin kökeni, Fransızca kadın anlamına gelen “femina” sözcüğünden türemiştir.

Feminizm topluma yansıyan yaygın yanlış düşünce olan “kadın üstünlüğü” aksine tam da kadına diğer cins olan erkeklerle eşit yaklaşım tarzının benimsenmesi, cinsiyete dayalı ayrımcılık karşıtlığıdır —bu konu kapsamında radikal feministler dahi kadını merkeze alan bir yaklaşım benimsemekle üstünlük anlayışına sahip değillerdir. Radikaller kadınları merkeze alan, kadın kültürünü destekleyici ve erkeklerin ihlal edemeyecekleri “kadın alanı” (womanspace) oluşturmaya çalışmışlardır. Feminizm, kadınların kadın oldukları için örselenmesinin, “korunmaya muhtaç durumda bırakılmasının” önüne geçmek üzere yürütülen kadının insan hakları mücadelesidir.

Özel olan politik ise; kadının insan hakları için mücadele eden feminizmin pek tabii ki “kadının özgürlüğüne” dayanan siyasi bir hareket olduğunu da söylemek mümkündür. Feminist yaklaşım 18. yüzyıla gelindiğinde teorik anlamları bakımından belli bir zemine oturmaya başlamıştır. Mary Wollstonecraft’ın 1792’de yayımladığı ve feminist kuram tarihindeki ilk önemli çalışma olarak kabul edilen “A Vindication of the Rights of Woman” (Kadın Haklarının Savunusu) adlı eseri, feminist düşünce için başat eser niteliğindedir (Wollstonecraft, 1792).

“Kadının Beyanı İlkesi” kapsamında feminist yaklaşım ise, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hakim olduğu devlet ve yargı sistemlerinde, kadın mağdurun merkeze alınarak süregelen eşitsizliğin doğurduğu ayrımcılıkla adalete erişiminin önündeki kanuni erilliğe müdahale ediyor oluşudur. Yani, kadının beyanı esastır ilkesi en başta T.C. Anayasası’nda bulunan düzenlemeler başta olmak üzere hiçbir şekilde cinsiyete dayalı bir ayrımcılığa sebebiyet vermemektedir. Aksine, uygulamaya gelindiğinde ataerkil toplum sistemiyle eril tutuma maruz bırakılan kadın mağdurlar bakımından eşitliğe hizmet eden en temel ilkedir. Ne zaman ki toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmasız bir şekilde başta toplum sonra yargıya taşınır o zaman ki, mağduriyet yalnızca kadın, LGBTİ+ bireyleri ve çocukları yoğunluklu olarak hedef almaz. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir devlet mümkün olduğunda tartışacağımız temel ilke de “kadının beyanı esas” değil, “mağdurun beyanı esas” olacaktır.

VII. “KADININ BEYANI ESASTIR” İLKESİNİN, KADIN MAĞDURUN BEYANINA İTİBAR EDİLMESİ KAPSAMINDA TEK KRİTER OLMAYISI

Politik güruhlar ve spesifik bazı kesimler tarafından birçok kez yargıda “Kadının Beyanı İlkesi” tek başına bir değerlendirme kıstasıymış başkaca herhangi bir değerlendirme aracı yokmuş ve bu sebeplerle de toplumda kadın mağdurlardan çok yoğunluklu bir erkek mağduriyeti varmış algısı sıklıkla gündeme getirilmektedir. Ancak, uygulamada aktif rol alan hukukçular özellikle de avukatlar olarak bizler adli mercilerin esas olarak mağdurun beyanının delil tespitini sağlarken; mağdurun yaşı, kişiliği, ruh sağlığı, kendi içinde verdiği beyanlarla çelişip çelişmediği, fail ve mağdurun arasındaki ilişki ve sanığın da savunmalarıyla çelişip çelişmediği gibi başkaca kriterleri de hükme esas alarak ve tüm dosya kapsamını birlikte değerlendirerek hüküm verdiğini bilmekteyiz.

Özellikle son yıllarda Yargıtay’ın “kadın mağdurun beyanını” hükme esas alırken irdelediği başkaca kriterlerden de bahsetmek gerekmektedir. Bu kriterler şu şekildedir:

• Mağdurun beyanı hayatın olağan akışına aykırı olmamalıdır.

• Mağdur beyanları tüm aşamalarda samimiyetinde şüpheye düşürmemelidir. Tutarlı olan iddiaları içermeli ve beyanlar ayrıntılı ve istikrarlı olmalıdır.

• Mağdur ile sanık arasında iftira atmayı gerektirecek bir husumet bulunmamalıdır.

• Mağdur beyanının güvenilirliğini sarsacak herhangi bir veri elde edilmemelidir.

• Mağdur yaşadığı olay sonrasında çok gecikmeksizin adli mercilere başvurmalıdır. Mağdur anlatımları tanık beyanları ile doğrulanmalıdır. Doktor raporu varsa beyanlarla uyumlu olmalıdır.

• Mağdurun iddiaları kendi onur ve namusunu ilgilendiren konularla ilgili olmalıdır. Beyanların arkasında başka bir neden yatmamalıdır.

 

Uygulamada “kadının beyanına” ek olarak aranan bu kriterlerden de görüleceği üzere, her ne kadar “kadının beyanı esastır” ilkesi hukuka sirayet ettiğinden beri, “hukuk nezdinde kadının beyanı her şeyin üstünde, kadınların tek lafı ile mahkûmiyet verilir oldu” şeklinde bir toplumsal algı yaratılmaya çalışılmış olsa da; vaziyet hiç de bu noktada değildir. Yargıtay’ın aradığı ek kriterlerden de görüleceği üzere; çoğunlukla mağdurun yargılandığı, mağdura sürekli olarak suça konu olayın anlatıldığı, mağdura ikincil mağduriyet yaşatıldığı, mağdurların suça konu olay esnasında yer zaman bakımından çeşitli sorulara maruz bırakıldığı, psikolojik durumunun, travma sonrası bozulan duygu-durum halinin dahi göz ardı edilerek bir inceleme yapıldığı aşikardır.

Tecavüz davası açan kadınlar kendilerine ikinci kez tecavüz edildiğini, ikincinin duruşma sırasında gerçekleştiğini söylerler (Cinsel Şiddete Karşı Feminist Yöntem, 2011: 9). Saydığımız bu sebeplerle “kadının beyanı ilkesinin” hukukumuzda ne denli önemli olduğunu, mağdurlar açısından uzun yıllar sonrasında kazanılmış bir zihniyet zaferi olduğunu söylemek yerinde olacaktır.


 

KAYNAKÇA

 

Mevzuat ve Uluslararası Düzenlemeler

T.C. Anayasası (1982).

5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (2004).

6701 Sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu (2016).

Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi). https://istanbulsozlesmesi.org/sozlesmenin-tam-metni/

Yargı Kararları

Yargıtay 5. Ceza Dairesi, E. 2003/4048, K. 2004/2528.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Opuz v. Turkey, Başvuru No: 33401/02, 09.06.2009. https://hudoc.echr.coe.int/

Kitaplar

Dönmezer, S. (1998). Suçsuzluk Karinesi Üzerine Düşünceler. Prof. Dr. Nurullah Kunter’e Armağan, s. 67. İstanbul.

Fricker, M. (2007). Epistemic Injustice: Power and the Ethics of Knowing. Oxford University Press.

Oakley, A. (1972). Sex, Gender and Society. Temple Smith.

Öztürk, B., Erdem, M. R. ve Özbek, V. Ö. (2007). Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku (11. Baskı). İstanbul.

Wollstonecraft, M. (1792). A Vindication of the Rights of Woman: With Strictures on Political and Moral Subjects. J. Johnson.

Makaleler

Cinsel Şiddete Karşı Feminist Yöntem (Kış 2011). Feminist Politika, s. 9.

Karacan, O. (2021). Kadının Beyanı Esastır İlkesi ve Bağlamsallık. Çukurova Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı.

Uygur, G. (2020). Adaletsizlik Perspektifinden Yargılama: Toplumsal Cinsiyet Önyargıları ve Klişeleri Bağlamında İstanbul Sözleşmesi. Türkiye Barolar Birliği Dergisi, (146), 265 vd.

İnternet Kaynakları

BiaNet: Cinsel Tacizin İspatı Olmaz, Kadının Beyanı Esas Alınmalı. http://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/124502-cinsel-tacizin-ispati-olmaz-kadinin-beyani-esas-alinmali

DergiPark, Makale. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/100951

DergiPark, Makale. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/398476

JAVS Studies, Makale. https://javstudies.com/files/javstudies_makaleler/8609077f-02af-42dc-91f0-50ab34ecf4f7.pdf

Kadının Beyanı Esastır İlkesi. https://hukukif.com/kadinin-beyani-esastir-ilkesi/

KaosGL. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=19183

Toplumsal Cinsiyet Nedir? https://nonviolence.wri-irg.org/tr/resources/2012/toplumsal-cinsiyet-nedir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Av. Begüm Osma Yılmaz Yazdı: Kanunun Sustuğu Yerde: "Müstehcenlik" Kimi Susturuyor?

  Kanunun Sustuğu Yerde: "Müstehcenlik" Kimi Susturuyor? Türk Ceza Kanunu m. 226'nın kanun tekniği bakımından değerlendirilmes...